HAGB kararı almış bir kişinin, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 48. maddesinde sayılan 'yüz kızartıcı suçlar'dan birinden (örneğin hırsızlık) bu kararı almış olması, memuriyete girişine veya memuriyetinin devamına engel midir? İdarenin bu durumda 'takdir yetkisi' var mıdır, yoksa HAGB'nin hukuki sonuç doğurmaması ilkesi mutlak mıdır?

Yargı Pusulası bilgi merkezi soru-cevap kaydı #96794

Bu konu, HAGB'nin en tartışmalı alanlarından biridir. Hukuken, HAGB kararı kesinleşmiş bir 'mahkumiyet' olmadığı için, 657 sayılı DMK m. 48'deki 'mahkum olmamak' şartını ihlal etmez. Dolayısıyla, HAGB kararı tek başına memuriyete girişe veya devamına hukuken mutlak bir engel değildir. Ancak, uygulama ve özellikle Danıştay içtihatları, bu duruma farklı bir yaklaşım getirmektedir. Danıştay, HAGB kararının kendisi bir mahkumiyet olmasa da, kararın temelindeki 'maddi vakıanın', yani kişinin o yüz kızartıcı suçu (hırsızlık gibi) işlediği gerçeğinin, idare tarafından 'takdir yetkisi' kapsamında değerlendirilebileceğini kabul etmektedir. İdare, memuriyetin gerektirdiği 'güven' ve 'itibar' gibi nitelikleri göz önüne alarak, hırsızlık eyleminde bulunmuş bir kişinin, HAGB almış olsa bile, kamu hizmeti için uygun olmadığına karar verebilir. Bu, idarenin takdir yetkisi alanına girer. Ancak bu takdir yetkisi sınırsız değildir. İdare, kararını somut gerekçelere dayandırmak, ölçülülük ilkesine uymak ve keyfi davranmamak zorundadır. Örneğin, çok küçük değerli bir eşyanın çalınmasıyla ilgili bir HAGB ile büyük bir zimmet eylemine ilişkin HAGB aynı şekilde değerlendirilmeyebilir. Sonuç olarak, HAGB'nin hukuki sonuç doğurmaması ilkesi, idarenin takdir yetkisini tamamen ortadan kaldırmaz; ancak idarenin bu yetkiyi kullanırken HAGB'yi değil, eylemin kendisini ve memuriyetle bağdaşıp bağdaşmadığını gerekçeli olarak değerlendirmesi gerekir.