5271 sayılı CMK'nın 100. maddesi, tutuklama kararının 'işin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, verilemeyeceğini' belirtmektedir. Anayasa Mahkemesi'nin Hakan Aygün kararında, bu 'ölçülülük' ilkesi nasıl bir rol oynamıştır?
Anayasa Mahkemesi, Hakan Aygün kararında, ihlali temel olarak 'kuvvetli suç belirtisinin yokluğu' üzerinden kursa da, 'ölçülülük' ilkesine de dolaylı olarak atıfta bulunmuştur. Kararda, tutuklamanın en son çare olması gereken bir tedbir olduğu ve adli kontrol gibi daha hafif tedbirlerin neden yetersiz kalacağının somut gerekçelerle ortaya konulması gerektiği vurgulanmıştır. Sulh Ceza Hakimliği'nin tutuklama kararında yer alan 'soruşturmanın bu aşamasında adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının yetersiz kalacağı' şeklindeki basmakalıp ve soyut ifade, ölçülülük denetiminin gereği gibi yapılmadığını göstermektedir. AYM, kuvvetli suç belirtisi olmayan bir durumda, en ağır koruma tedbiri olan tutuklamanın uygulanmasının, başlı başına 'ölçüsüz' bir müdahale olduğunu ima etmektedir. Eğer suçun oluştuğuna dair ciddi şüpheler zayıfsa, kaçma veya delil karartma tehlikesi de somut olarak gösterilemiyorsa, tutuklama tedbiri, işin önemi ve olası bir ceza ile orantılı olmaktan çıkar. Hakan Aygün'ün yargılandığı suçların (TCK m. 216/1 ve 216/3) ceza miktarları tutuklamayı mümkün kılsa da, suçun maddi unsurunun (açık ve yakın tehlike) oluşmaması, tedbirin ölçüsüzlüğünü de beraberinde getirmiştir (sen.av.tr - Anayasa Mahkemesinin Hakan Aygün Kararı).