Adli kontrol tedbiri ile tutuklama tedbirinin koşullarının CMK'da aynı düzenlenmiş olmasının (CMK m.109/1), uygulamada yarattığı temel yanılgı nedir? Yazar, bu yanılgının adli kontrol tedbirinin 'otomatik olarak ölçülü olduğu' algısını nasıl beslediğini ifade etmektedir?
Koşulların aynı olmasının uygulamada yarattığı temel yanılgı, metinde de vurgulandığı gibi, adli kontrolün her durumda tutuklamaya göre 'lehe' ve dolayısıyla sorgusuz sualsiz 'meşru' bir tedbir olduğu algısıdır. Kanun, 'tutuklama şartları varsa, tutuklamak yerine adli kontrol uygulayabilirsin' demektedir. Ancak uygulama, bu mantığı tersine çevirerek, 'tutuklamanın ağır olduğu her durumda, şartları ayrıca değerlendirmeden adli kontrol uygulayabilirim' şekline dönüştürmektedir. Yazar, bu durumun adli kontrolün 'otomatik olarak ölçülü olduğu' algısını beslediğini şu şekilde ifade etmektedir: Bir şüpheli için tutuklama tedbiri değerlendirildiğinde, bu tedbirin kişi hürriyetini tamamen ortadan kaldırması nedeniyle 'ölçüsüz' olduğu kanaatine varılabilir. Bu noktada, daha hafif olan herhangi bir adli kontrol tedbirinin (örneğin yurt dışı yasağı) kendiliğinden 'ölçülü' hale geldiği gibi hatalı bir varsayımla hareket edilmektedir. Oysa ölçülülük ilkesi, sadece tutuklama ile adli kontrol arasında değil, adli kontrolün kendi içindeki farklı yükümlülükler arasında da bir denge kurulmasını gerektirir. Örneğin, bir imza yükümlülüğü yeterliyken, daha ağır olan konutu terk etmeme tedbirinin uygulanması da ölçüsüz olabilir. AYM'nin *Esra Özkan Özakça* kararında da belirttiği gibi, 'konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol tedbirinin ölçülü olduğunun söylenebilmesi için... daha hafif müdahale teşkil eden diğer adli kontrol tedbirlerinin yeterli olmaması gerekir.' Yani, koşulların aynı olması, adli kontrolün ölçülülük denetiminden muaf olduğu anlamına gelmez.