5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu'nun 10. maddesinin son cümlesi, 'aranan şartları taşımak vatandaşlığın kazanılmasında kişiye mutlak bir hak sağlamaz' demektedir. Bu hüküm, idarenin vatandaşlığa kabul konusundaki 'takdir yetkisini' nasıl konumlandırmaktadır? Danıştay'ın 2020/4501 K. sayılı kararını da dikkate alarak, bu takdir yetkisinin sınırlarını ve yargısal denetimini tartışınız.
5901 sayılı TVK m. 10'daki bu hüküm, vatandaşlığın kazanılmasının 'bağlı yetki' değil, 'takdir yetkisi' kapsamında bir idari işlem olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Yani, bir yabancının kanunda sayılan tüm objektif şartları (5 yıl ikamet, yeterli Türkçe, iyi ahlak vb.) taşıması, idareyi (Cumhurbaşkanı veya Bakanlık) o kişiyi vatandaşlığa kabul etmek zorunda bırakmaz. İdare, bu şartları taşıyan bir kişinin dahi vatandaşlığa kabulünün kamu yararına, milli güvenliğe veya genel düzene uygun olup olmadığını değerlendirme konusunda bir takdir hakkına sahiptir. Ancak bu takdir yetkisi sınırsız ve keyfi değildir. İdare Hukukunun temel ilkeleri gereği, takdir yetkisi de kamu yararı ve hizmet gerekleriyle sınırlıdır ve hukuka uygunluk denetimine tabidir. Yargısal denetimde mahkeme, idarenin yerine geçerek 'ben olsam vatandaşlığa alırdım' şeklinde bir karar veremez (yerindelik denetimi yasağı). Ancak, idarenin takdir yetkisini kullanırken başvurduğu gerekçelerin hukuken kabul edilebilir, somut ve makul olup olmadığını denetler. Danıştay 10. Dairesi'nin 2016/14921 E., 2020/4501 K. sayılı kararında bu durum açıkça görülmektedir. Olayda idare, başvuranın annesi ve babası hakkındaki istihbari, somut delile dayanmayan ve 'söylenti' niteliğindeki bilgilere dayanarak 'iyi ahlak sahibi olmama' ve 'milli güvenliğe engel hal' gerekçeleriyle başvuruyu reddetmiştir. İlk derece mahkemesi bu gerekçeleri soyut bularak işlemi iptal etmiş, ancak Danıştay bu kararı bozmuştur. Danıştay, idarenin 'milli güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunmamak' ve 'iyi ahlak sahibi olmak' gibi subjektif şartlar bakımından olumlu bir kanaat edinmediğini ve takdir hakkını bu yönde kullandığını belirterek, idarenin takdir yetkisinin hukuken geçerli nedenlere dayalı olarak kullanıldığı sonucuna varmıştır. Bu karar, idarenin özellikle milli güvenlik gibi konularda geniş bir takdir yetkisi olduğunu ve yargı denetiminin bu alanda daha sınırlı kaldığını göstermektedir. Ancak yine de idarenin kararını somut bir nedene (istihbari bilgiye) dayandırması, keyfi davranmadığını göstermesi açısından önemlidir.