CMK'nın 190. maddesinin gerekçesinde, 1412 sayılı Kanunun 'zorunluluk olmadıkça sekiz günden fazla ara vermeme' kuralının yeni tasarıya alınmadığı, çünkü uygulamada bu kurala esasen uyulmadığı belirtilmektedir. Bu durum, kanun yapma tekniği açısından nasıl bir yaklaşımı yansıtmaktadır ve bu yaklaşımın olası riskleri nelerdir?
Bu durum, kanun yapma tekniği açısından 'pragmatik' ve 'uygulamayı esas alan' bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Kanun koyucu, kağıt üzerinde var olan ancak fiili uygulamada karşılığı olmayan, sürekli ihlal edilen bir kuralı mevzuatta tutmanın anlamsız olduğunu düşünerek kaldırmayı tercih etmiştir. Bu, hukukun yaşayan bir olgu olduğu ve fiili duruma uyum sağlaması gerektiği anlayışına dayanır. Ancak bu yaklaşımın olası riskleri de vardır: 1. **İdealden Uzaklaşma:** Hukuk kuralları, sadece mevcut durumu yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda olması gerekeni (ideali) de gösterir. Uygulamadaki bir aksaklığı meşrulaştırmak, ideale ulaşma hedefinden vazgeçmek anlamına gelebilir. 'Sekiz gün' kuralı, duruşmanın kesintisizliği ilkesini somutlaştıran önemli bir güvenceydi. 2. **Keyfiliğe Zemin Hazırlama:** Belirli bir süre sınırı getiren objektif bir kuralın kaldırılıp yerine 'en kısa süre' veya 'makul süre' gibi daha soyut ve takdire açık ifadelerin getirilmesi, uygulamada keyfiliğe ve daha uzun ara vermelere yol açabilir. Nitekim uygulamada, celseler arasında aylar süren aralar verilebilmektedir. 3. **Hak İhlallerinin Meşrulaşması:** Uygulamadaki bir hatayı düzeltmek yerine, o hatayı ortadan kaldıran kuralı kaldırmak, dolaylı olarak hak ihlallerini (makul sürede yargılanma hakkının ihlali gibi) meşrulaştırma riski taşır. Dolayısıyla, kanun yapımında sadece fiili duruma odaklanmak, hukukun yol gösterici ve düzenleyici fonksiyonunu zayıflatabilir.