Bir AB hukuku direktifinin (directive) 'doğrudan etkisinden' ne zaman bahsedilebilir? Direktiflerin, doğası gereği ulusal hukuka aktarılması gereken düzenlemeler olması, doğrudan etki doktriniyle nasıl bağdaştırılmaktadır?
Direktifler (TFEU m. 288), ulaşılacak sonuç açısından üye devletleri bağlayan ancak uygulama şekli ve yöntemini ulusal makamlara bırakan AB hukuku araçlarıdır. Kural olarak, doğrudan etkiye sahip olabilmeleri için üye devlet tarafından iç hukuka aktarılmaları gerekir. Ancak ABAD, 'estoppel' (çelişkili davranış yasağı) ilkesine benzer bir mantıkla, belirli durumlarda direktiflerin de doğrudan etkiye sahip olabileceğine karar vermiştir. Bir direktif hükmünün doğrudan etkisinden bahsedebilmek için şu koşullar gereklidir: 1) **Aktarma Süresinin Dolmuş Olması:** Üye devletin, direktifi iç hukuka aktarmak için tanınan süreyi geçirmiş olması gerekir. 2) **Direktifin İç Hukuka Aktarılmamış veya Hatalı Aktarılmış Olması:** Üye devlet, süresi içinde direktifi ya hiç aktarmamış ya da eksik/hatalı bir şekilde aktarmış olmalıdır. 3) **Hükmün Doğrudan Etki Şartlarını Taşıması:** Direktifin ilgili hükmü, tıpkı antlaşma maddeleri gibi, 'açık, kesin ve koşulsuz' olmalıdır. Bu üç koşul bir araya geldiğinde, bir birey, devletin kendi ihmalinden veya hatasından yararlanmasını engellemek amacıyla, süresi içinde aktarılmamış olan direktif hükmünü, devlete (kamu kurumlarına) karşı ulusal mahkemelerde doğrudan ileri sürebilir. Bu, 'dikey doğrudan etki' olarak adlandırılır. ABAD, kural olarak direktiflerin bireyler arasında 'yatay doğrudan etkisini' (bir bireyin diğerine karşı ileri sürmesi) kabul etmemektedir. Bu doktrin, üye devletleri AB hukuku yükümlülüklerini zamanında ve doğru bir şekilde yerine getirmeye teşvik eden önemli bir zorlama mekanizmasıdır. (Kaynak: sen.av.tr/tr/makale/the-impact-of-the-preliminary-ruling-to-the-sources-of-the-ruropean-internal-market-law)