CMK m.102'deki azami tutukluluk sürelerinin kanun yolu aşamasında (istinaf/temyiz) dikkate alınmamasını savunan 'hükmen tutukluluk' içtihadı, İHAM'ın İHAS'taki 'kanun' kavramına ilişkin 'özerk yorum' yöntemiyle nasıl bir paralellik arz etmektedir? Bu durum, ulusal hukuktaki güvencelerin zayıflatılması riskini nasıl doğurur?
Bu iki durum arasındaki paralellik, uluslararası bir mahkemenin (İHAM) kendi sistematiği içinde geliştirdiği 'özerk' bir kavramın, ulusal hukukun açık ve daha güvenceli düzenlemelerini bertaraf etmek için kullanılmasıdır. İHAM, 'kanun' (prescribed by law) kavramını özerk bir şekilde yorumlar ve bir sınırlamanın şekli anlamda bir kanuna dayanmasını şart koşmaz; erişilebilir ve öngörülebilir olması kaydıyla kanun altı düzenlemeleri de 'kanun' sayabilir. Bu, 46 farklı sisteme uygulanacak asgari bir standarttır. Türkiye'de ise Anayasa m.13, temel hak ve özgürlüklerin 'ancak kanunla' (şekli anlamda kanunla) sınırlanabileceğini belirterek daha yüksek bir güvence sunar. 'Hükmen tutukluluk' içtihadı da benzer bir mantıkla, İHAM'ın İHAS m.5/3'ü yorumlarken geliştirdiği 'mahkumiyet sonrası tutukluluk' ayrımını, yani özerk bir yorumu, CMK m.102'nin açık ve daha güvenceli lafzına rağmen iç hukuka aktarmaktadır. Tıpkı İHAM'ın 'kanun' yorumunun benimsenmesinin yönetmelikle temel hak sınırlamasına kapı aralama riski taşıması gibi, 'hükmen tutukluluk' yorumu da CMK'nın tanıdığı azami süre güvencesini fiilen ortadan kaldırmaktadır. Her iki durumda da ulusal hukukun sağladığı daha yüksek standart, uluslararası hukukun asgari standardına referansla zayıflatılmaktadır. Bu, İHAS m.53'e aykırı olduğu gibi, hukuki güvenlik ve kanunilik ilkelerini de zedeler. (Kaynak: sen.av.tr/tr/makale/adli-kontrol-ve-tutukluluk-sürelerinin-hesaplanmasinda-kanun-yolunda-gecen-sürenin-dikkate-alinmamasi-sorunu)