TCK m.158/1-a'da düzenlenen nitelikli dolandırıcılık suçunda mağdurun eğitim seviyesinin (örneğin doktor, mühendis olması) suçun oluşumuna etkisi var mıdır? 'Hilenin aldatma kabiliyeti'nin tespitinde sübjektif mi yoksa objektif mi bir ölçüt esas alınmalıdır? Yargıtay'ın yaklaşımını da dikkate alarak tartışınız.
Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için hilenin 'aldatma kabiliyetine' sahip olması, yani mağduru kandırabilecek nitelikte olması gerekir. Bu kabiliyetin tespitinde hem objektif hem de sübjektif unsurlar bir arada değerlendirilir. Objektif ölçüt, hilenin ortalama bir insanı aldatıp aldatamayacağıdır. Sübjektif ölçüt ise, hilenin somut olaydaki mağdurun kişisel durumu (yaşı, eğitim seviyesi, tecrübesi, içinde bulunduğu ruh hali vb.) dikkate alındığında onu aldatmaya elverişli olup olmadığıdır. TCK m.158/1-a özelinde, mağdurun eğitim seviyesinin yüksek olması (doktor, mühendis vb.) tek başına suçun oluşumuna engel değildir. Çünkü bu suç tipinde fail, mağdurun entelektüel kapasitesine değil, onun 'dini inanç ve duygularına' hitap etmektedir. Dini inançlar, rasyonel ve bilimsel düşünceden farklı bir düzlemde yer alır ve kişinin eğitim seviyesi ne olursa olsun, bu alandaki hassasiyetleri istismar edilebilir. Makalede atıf yapılan Yargıtay 15. Ceza Dairesi'nin 20.06.2012 tarihli kararında da mağdurların 'tamamına yakınının çeşitli üniversitelerden mezun olup doktor, diş hekimi, öğretmen, memur gibi mesleklerden oldukları' belirtilmesine rağmen, sanığın eyleminin nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturduğu kabul edilmiştir. Yargıtay, hilenin aldatma kabiliyetini değerlendirirken olayın özelliklerini ve özellikle dini istismarın mağdurun iradesi üzerindeki etkisini göz önünde bulundurur. Dolayısıyla, mağdurun eğitimli olması, hilenin aldatıcılığını ortadan kaldıran mutlak bir kriter değildir; önemli olan, kullanılan hilenin mağdurun inanç dünyasını hedef alarak onu yanıltmaya elverişli olup olmadığıdır.