Makalede, 6112 sayılı Kanun'da öngörülen idari ve adli yaptırımlar uygulanırken TCK m.5 ('Özel kanunlarla ilişki') ve Kabahatler Kanunu m.3 ('Genel kanun niteliği') hükümlerinin dikkate alınması gerektiği savunulmaktadır. Bu genel kanun hükümlerinin, 6112 sayılı Kanun'daki sorumluluk rejimine uygulanmasının somut sonuçları ne olur?
TCK m.5 ve Kabahatler Kanunu m.3, bu kanunların genel hükümlerinin (suçun unsurları, kast, taksir, iştirak, sorumluluk esasları vb.) ilgili özel kanunlarda aksine bir hüküm bulunmadıkça, o kanunlardaki suç ve kabahatler için de geçerli olacağını belirtir. Bu ilkenin 6112 sayılı Kanun'a uygulanmasının en önemli somut sonucu, kanunun 6/4 maddesindeki 'tüm içerikten sorumludur' ifadesinin, ceza ve idari ceza hukukunun temel ilkeleriyle birlikte yorumlanması zorunluluğunu doğurmasıdır. Özellikle; 1) Ceza Sorumluluğunun Şahsiliği ve Kusur İlkesi: TCK'nın genel hükümleri (m.20, 21, 22), bir kişinin ancak kendi kusurlu fiilinden sorumlu tutulabileceğini emreder. Bu ilke, 6112 sayılı Kanun'daki adli yaptırımlar (m.33) ve idari yaptırımlar (m.32) için de geçerli olmalıdır. Bu durumda, bir yayıncı, canlı yayındaki bir konuğun öngörülemez sözlerinden dolayı, kendisinin bir kusuru (tahrik, teşvik, ihmal vb.) olmaksızın sorumlu tutulamaz. Objektif sorumluluk anlayışı, bu genel kanun ilkeleriyle çelişir. 2) Tüzel Kişi Sorumluluğu: TCK m.20/2'ye göre tüzel kişiler hakkında ceza yaptırımı uygulanamaz. Kabahatler Kanunu m.8 ise tüzel kişinin organ veya temsilcisinin fiilinden dolayı tüzel kişiye de idari yaptırım uygulanmasını öngörür. 6112 sayılı Kanun'daki yaptırımlar da bu çerçevede değerlendirilmeli, sorumluluk canlı yayına katılan herhangi bir konuğa değil, ancak tüzel kişiyi temsil eden veya onun faaliyeti çerçevesinde görev üstlenen kişilerin kusurlu fiillerine bağlanmalıdır. Kısacası, bu genel kanunların uygulanması, 6112 sayılı Kanun'daki geniş sorumluluk ifadesini, hukukun temel ilkeleri olan 'şahsilik' ve 'kusur' süzgecinden geçirerek daraltır ve keyfi uygulamaların önüne geçer.