Mağdurun dini inançları istismar edilerek evindeki altın ve paraların bir bohçaya konulması ve 'dua okunacağı' bahanesiyle sanıklar tarafından alınıp gidilmesi eylemi, Yargıtay tarafından hırsızlık mı yoksa nitelikli dolandırıcılık mı olarak kabul edilmektedir? Bu hukuki nitelemenin temel gerekçesini, 'rıza' ve 'hile' kavramları üzerinden açıklayınız.

Yargı Pusulası bilgi merkezi soru-cevap kaydı #48995

Bu tür eylemler Yargıtay tarafından, özellikle Ceza Genel Kurulu'nun yerleşik içtihatları uyarınca, hırsızlık (TCK m.141 vd.) değil, dini inanç ve duyguların istismarı suretiyle nitelikli dolandırıcılık (TCK m.158/1-a) olarak kabul edilmektedir. Bu hukuki nitelemenin temel gerekçesi, suçun işleniş biçiminde 'hile'nin 'zilyetliğin devri'ndeki rolü ve mağdurun 'sakaltanmış rızası'dır. Hırsızlık suçunda fail, malı zilyedinin rızası olmaksızın bulunduğu yerden alır. Zilyetliğin devrinde bir rıza yoktur. Dolandırıcılık suçunda ise fail, hileli davranışlarla mağdurun iradesini sakatlar ve mağdur, bu sakatlanmış iradeye dayanarak malın zilyetliğini faile kendi rızasıyla devreder. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 16.03.2021 tarihli (2018/506 E., 2021/111 K.) kararında analiz edilen olayda da, sanıklar 'muska bozma', 'dua okuma' gibi hileli davranışlarla mağduru ikna etmiş ve mağdur, altın ve paralarını bu sakatlanmış iradeyle, okunup geri verileceği inancıyla sanıklara teslim etmiştir. Burada zilyetlik, zorla veya gizlice alınmamış, mağdurun hileyle elde edilmiş rızasıyla devredilmiştir. Sanıkların hileli davranışlarının (muska çıkarma, ipliği uzatma vb.) basit bir yalanı aşan, mağduru kandıracak yoğunlukta olduğu ve bu hilenin temelinde dini inançların istismarının yattığı kabul edilmiştir. Dolayısıyla, eylemin özü, rıza dışı bir alma eylemi olan hırsızlık değil, rızayı hile ile sakatlayarak menfaat temin etme eylemi olan dolandırıcılıktır.