Dini inanç ve duyguların istismarı suretiyle dolandırıcılık suçunda (TCK m.158/1-a) kullanılan hilenin, mağduru aldatmaya elverişli olup olmadığı değerlendirilirken objektif mi yoksa sübjektif kriterler mi esas alınmalıdır? Mağdurun eğitim seviyesinin veya safdilliğinin bu değerlendirmedeki rolü nedir?
Dolandırıcılık suçunda hilenin aldatıcılık niteliği değerlendirilirken, hem objektif hem de sübjektif kriterler birlikte kullanılır. Objektif kriter, hilenin ortalama bir insanda aldatma etkisi yaratıp yaratmayacağıdır. Ancak Yargıtay, bu değerlendirmenin sadece objektif olarak yapılmayacağını, 'somut olayın özellikleri ve mağdurun durumu'nun da dikkate alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu, sübjektif bir değerlendirmeyi de zorunlu kılar. Mağdurun yaşı, eğitim durumu, sosyal ve kültürel çevresi, içinde bulunduğu psikolojik durum ve faile olan güveni gibi faktörler, hilenin elverişliliğini etkiler. Özellikle dini inanç ve duyguların istismarı suçunda, mağdurun dini konulardaki bilgi eksikliği, manevi zaafları veya içinde bulunduğu çaresizlik, failin kullandığı basit bir hileyi bile onun açısından 'aldatmaya elverişli' hale getirebilir. Makalede de belirtildiği gibi, 'üçüncü kişiler dolandırılan kişiye baktıklarında bu tür bir hataya nasıl düştüğü hususunda hayret içinde kalabilirler' ancak önemli olan, hilenin o mağdur üzerinde etkili olup olmadığıdır. Yargıtay 15. Ceza Dairesi'nin 2012/39544 K. sayılı kararında mağdurların çoğunun üniversite mezunu olmasına rağmen, sanığın kullandığı hilelerin nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturduğu kabul edilmiştir.