7269 sayılı Kanun'un 3. maddesi, 'afete maruz bölge' ilan edilen yerlerde yönetmeliğe aykırı yapılan yapıların yıktırılmasını öngörmektedir. 6306 sayılı 'Kentsel Dönüşüm Kanunu' ise 'riskli yapıların' dönüştürülmesini düzenlemektedir. Bu iki kanunun birbiriyle olan ilişkisini, özellikle bir yapının hem 'afete maruz bölgedeki aykırı yapı' hem de 'riskli yapı' olması durumunda hangi kanunun uygulanacağı sorununu, 6306 sayılı Kanun'un 9. maddesi çerçevesinde açıklayınız.
7269 sayılı Kanun, genel olarak afet bölgelerindeki imar kurallarına aykırılık ve tehlikeli durumlarla ilgilenirken, 6306 sayılı Kanun daha özel olarak bir yapının taşıyıcı sisteminin riskli olup olmadığına odaklanır ve bu riskli yapıların yıkılıp yeniden yapılmasını hedefler. Bu iki kanun birbirini dışlamaz, aksine tamamlayıcı niteliktedir. Bu ilişki, 6306 sayılı Kanun'un 9. maddesinde açıkça düzenlenmiştir. Bu maddeye göre, 'Bu Kanun kapsamındaki riskli yapılar, riskli alanlar ve rezerv yapı alanları hakkında 7269 sayılı Kanunun uygulanıyor olması, bu Kanunun uygulanmasına engel teşkil etmez.' Bu hüküm şu anlama gelmektedir: Bir yapı, hem 7269 sayılı Kanun'a göre 'afete maruz bölge'de yer alan ve teknik şartlara aykırı bir yapı olabilir, hem de 6306 sayılı Kanun'a göre 'riskli yapı' olarak tespit edilebilir. Bu durumda, idare her iki kanunun sağladığı yetkileri de kullanabilir. Örneğin, idare 7269 sayılı Kanun uyarınca yapı sahibine aykırılığı gidermesi için süre verebilir ve süre sonunda yıktırma işlemi yapabilir. Aynı zamanda, yapı malikleri veya Bakanlık/idare, 6306 sayılı Kanun uyarınca yapının 'riskli yapı' tespitini yaptırarak, bu kanunun sağladığı dönüşüm, kira yardımı, kredi desteği gibi imkanlardan faydalanarak yapının yıkılıp yeniden yapılmasını sağlayabilir. Uygulamada genellikle, kentsel dönüşümün getirdiği mali teşvikler ve malikler arası anlaşma usulleri nedeniyle, 6306 sayılı Kanun'un daha sık uygulandığı görülmektedir. Ancak 7269 sayılı Kanun'un sağladığı doğrudan yıktırma yetkisi, özellikle maliklerin anlaşamadığı veya sürece direndiği durumlarda idare için önemli bir araç olmaya devam etmektedir. Sonuç olarak, iki kanun arasında bir çatışma değil, bir arada uygulanabilirlik durumu söz konusudur.