CMK m. 216/1, delillerin tartışılması aşamasında taraflara söz verilme sırasını emredici bir hükümle düzenlemiştir. Kovuşturma aşamasında mahkemenin, Cumhuriyet savcısının esas hakkında mütalaasını aldıktan sonra sanık ve müdafiine esasa ilişkin savunma hakkı tanımadan doğrudan son sözü sanığa vererek hüküm kurması, hangi temel hakları ihlal eder ve bu durumun hukuki sonucu ne olur? Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 01.10.2019 tarihli, 2017/488 E. ve 2019/570 K. sayılı kararını referans alarak açıklayınız.

Yargı Pusulası bilgi merkezi soru-cevap kaydı #45533

CMK m. 216/1'e göre delillerin tartışılmasında söz sırası; katılana veya vekiline, Cumhuriyet savcısına, son olarak da sanık ile müdafiine aittir. Bu sıralamaya uyulmaması, mutlak bir bozma nedenidir. Mahkemenin, savcının mütalaasından sonra sanık ve müdafiine esasa ilişkin savunma yapma imkanı tanımadan doğrudan son sözü sanığa vermesi, öncelikle Anayasa m. 36 ve AİHS m. 6 ile güvence altına alınan 'savunma hakkını' ve 'adil yargılanma hakkını' ihlal eder. Savunma hakkı, sadece son sözden ibaret değildir; iddia makamının (savcının) esas hakkındaki mütalaasında ileri sürdüğü tüm delillere, hukuki nitelemelere ve taleplere karşı ayrıntılı bir şekilde cevap verme ve kendi tezlerini sunma hakkını da içerir. Bu hakka 'çelişmeli yargılama' ve 'silahların eşitliği' ilkelerinin de bir gereğidir. YCGK'nın 01.10.2019 tarihli kararında da açıkça belirtildiği gibi, bu usule aykırılık, savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğurur. Hukuki sonucu ise, kurulan hükmün diğer yönleri incelenmeksizin, sırf bu usulü aykırılık nedeniyle Yargıtay tarafından bozulmasıdır. Bu, usul kurallarının, özellikle sanığın temel haklarını koruyan kuralların, maddi gerçeğe ulaşma hedefinden önce geldiğini gösteren 'usul esastan önce gelir' ilkesinin somut bir yansımasıdır.