Hukuka aykırı bir arama sonucu ele geçirilen bir delil (örneğin, bir cinayet silahı), sanığın beraatine yol açabilecekken, bu durumun 'maddi gerçeğe ulaşma' ilkesiyle çeliştiği ve kamu vicdanını zedeleyeceği iddia edilebilir. Anayasa'nın 38/6. maddesindeki mutlak delil yasağının bu eleştiri karşısındaki temel felsefesi nedir?
Anayasa'nın 38/6. maddesindeki bu mutlak yasağın temel felsefesi, 'usulün, esastan önce geldiği' ve 'hukuk devletinin, amacına ulaşmak için her yolu meşru göremeyeceği'dir. Bu ilke, maddi gerçeğe 'ne pahasına olursa olsun' değil, 'hukuka uygun yollarla' ulaşılması gerektiğini vurgular. Felsefesi şudur: 1) Devlet Organlarını Terbiye Etmek: Eğer devletin kolluk gücü, hukuka aykırı yollarla delil elde ettiğinde bu delillerin mahkemede kullanılacağını bilirse, sürekli olarak hukuku ihlal etme eğiliminde olur. Delil yasağı, devleti hukuk sınırları içinde kalmaya zorlayan bir 'yaptırım'dır. 2) Bireyin Temel Haklarını Koruma: Bu yasak, bireyin özel hayatı, konut dokunulmazlığı gibi temel haklarını, devletin keyfi müdahalelerine karşı koruyan en önemli güvencedir. 3) Yargılamanın Adilliği: Hukuka aykırı delillerle yürütülen bir yargılama, temelde adil ve meşru değildir. Kamu vicdanı, sadece bir suçlunun cezalandırılmasıyla değil, aynı zamanda yargılamanın adil ve kurallara uygun yapılmasıyla tatmin olur. Dolayısıyla, bu ilke, kısa vadede bir suçlunun cezasız kalması riskini göze alarak, uzun vadede hukuk devletinin ve temel hakların korunması gibi daha üstün bir değeri hedefler. (Referans: sucustu-hali-şuphesinin-adli-aramada-actigi-sorunlar, arama-elkoyma-genisletilmis)