CMK m. 261 uyarınca müdafiin temyiz yetkisinin, sanığın 'açık arzusuna aykırı olamayacağı' ilkesi ile CMK m. 150/3 uyarınca atanan zorunlu müdafiin 'savunma görevini etkin yerine getirme' yükümlülüğü arasında bir çatışma olabilir mi? Sanığın 'temyiz istemiyorum' demesine rağmen, müdafiin bariz bir hukuka aykırılık nedeniyle temyizin sanığın mutlak lehine olacağını düşündüğü bir durumda nasıl hareket etmelidir?

Yargı Pusulası bilgi merkezi soru-cevap kaydı #44152

Bu durum, hukuk etiği ve usul hukuku açısından karmaşık bir çatışma yaratır. Kural olarak, CMK m. 261'deki 'açık arzu' mutlaktır ve sanığın iradesi üstündür. Müdafi, sanığın açık talimatına rağmen temyize gidemez. Sanığın temyiz istememesi, yargılamanın bir an önce bitmesini istemesi, daha fazla stres yaşamak istememesi gibi kişisel nedenlere dayanabilir ve bu onun en doğal hakkıdır. Ancak, müdafiin 'savunmayı etkin yerine getirme' yükümlülüğü de vardır. Eğer müdafi, kararda sanığın farkında olmadığı ve Yargıtay tarafından re'sen gözetilecek mutlak bir bozma nedeni (örn: görevsiz mahkemenin karar vermesi) olduğunu ve temyizin sanığın kesinlikle lehine sonuçlanacağını düşünüyorsa, yapması gereken şudur: 1) Sanığı Durumdan Haberdar Etmek: Sanığa durumu, hukuki durumu, temyiz etmemesi halinde katlanacağı sonucu ve temyiz etmesi halinde elde edeceği muhtemel menfaati açık ve anlaşılır bir şekilde izah etmelidir. 2) Sanığın Nihai Kararını Almak: Bu bilgilendirmeden sonra sanık hala 'temyiz istemiyorum' diyorsa, müdafi bu iradeye uymak zorundadır. Müdafi, sanığın rızası hilafına hareket edemez. Bu durumu bir tutanakla veya yazıyla belgeleyerek kendi mesleki sorumluluğunu koruma altına alabilir. Sonuçta, kanun ve yerleşik içtihatlar, irade özerkliğini, yani sanığın kendi kaderi hakkında karar verme hakkını, müdafiin mesleki değerlendirmesinden üstün tutmaktadır.