Ceza yargılamasında 'ölçülülük ilkesi' uyarınca, tutuklama tedbiri ile adli kontrol tedbiri arasında nasıl bir öncelik-sonralık ilişkisi vardır? Bir mahkemenin, tutuklama kararı verirken bu ilişkiyi karar gerekçesine nasıl yansıtması gerekir? (CMK m.101)
Ölçülülük ilkesi uyarınca, tutuklama ile adli kontrol arasında, adli kontrolün öncelikli olduğu bir 'öncelik-sonralık' ilişkisi vardır. Tutuklama, kişi hürriyetini tamamen kısıtlayan en ağır koruma tedbiri olduğu için, 'en son çare' (ultima ratio) olarak başvurulması gereken bir tedbirdir. Eğer daha hafif bir tedbir olan adli kontrol ile aynı amaca (şüphelinin kaçmasını veya delil karartmasını önleme) ulaşılabiliyorsa, ağır olan tutuklama tedbiri seçilmemelidir. Bu ilişki, mahkeme kararlarının gerekçesine şu şekilde yansımalıdır: CMK m.101/1'e göre, mahkemenin tutuklama kararında, 'adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukuki ve fiili nedenleri' göstermesi zorunludur. Yani mahkeme, sadece tutuklama nedenlerinin varlığını (kuvvetli şüphe, kaçma tehlikesi vb.) belirtmekle yetinemez. Ayrıca, neden daha hafif bir tedbir olan adli kontrolün (örneğin yurt dışı yasağı, imza yükümlülüğü, ev hapsi vb.) somut olayda yetersiz kalacağını, şüphelinin bu tedbirlere rağmen kaçabileceğini veya delilleri karartabileceğini somut gerekçelerle açıklamak zorundadır. Bu gerekçenin yokluğu, tutuklama kararının hukuka aykırı olmasına ve kanun yolunda bozulmasına neden olur. (Kaynak: kadimhukuk.com.tr/makale/adli-kontrol-karari-itiraz/)