Yargıtay 17. CD 2015/16525 K. sayılı kararında, uyarlama yargılaması sırasında 'açıkça müdafii istemediğini' beyan eden hükümlüye atanan müdafiin temyiz talebi reddedilmiştir. Bu kararı, CMK m. 147/1-c'deki 'müdafi seçecek durumda olmadığı ve bir müdafi yardımından faydalanmak istediği takdirde, kendisine baro tarafından bir müdafi görevlendirilir' hükmü ile karşılaştırınız. Sanığın suskun kalması ile açıkça 'istemiyorum' demesi arasında, müdafi atanması açısından bir fark var mıdır?
Evet, önemli bir fark vardır. İki durum, sanığın iradesinin netliği açısından farklı hukuki sonuçlar doğurur. - Açıkça 'İstemiyorum' Demesi: Yargıtay kararındaki gibi, sanığın, hakları hatırlatıldıktan sonra, net ve tereddütsüz bir şekilde 'müdafii istemiyorum, savunmamı kendim yapacağım' demesi, müdafi yardımından feragat ettiği anlamına gelir. Eğer dava, CMK m. 150/2-3'teki zorunlu müdafilik hallerinden birine girmiyorsa, mahkeme bu iradeye saygı duymak zorundadır. Bu iradeye rağmen atanan bir müdafiin yaptığı işlemler (temyiz gibi) yetkisiz sayılır. - Suskun Kalması: CMK m. 147/1-c, sanığın 'müdafi yardımından faydalanmak istediği takdirde' müdafi görevlendirileceğini belirtir. Sanığın, müdafi isteyip istemediği sorulduğunda suskun kalması, 'istiyorum' anlamına gelmez. Ancak, bu durum, sanığın hakkını tam olarak anlamadığı veya çekindiği şeklinde yorumlanabilir. Özellikle, sanığın eğitim durumu, sosyal konumu ve kendini ifade etme yeteneği zayıfsa, hakimin davayı aydınlatma ödevi (CMK m. 163) gereği, suskunluğu sanık aleyhine yorumlamaması gerekir. Bu durumda hakim, müdafi yardımının faydalarını tekrar hatırlatabilir veya sanığın menfaati gereği, onun zımni rızası olduğunu varsayarak barodan bir müdafi talep edebilir. Bu durumda atanan müdafiin işlemleri geçerli olur. Özetle, açık bir ret beyanı mahkemeyi bağlarken (zorunlu haller hariç), suskunluk hakime sanığın menfaatini gözeterek takdir yetkisi kullanma imkanı tanır.