Bir sanık, duruşmada hem vekaletnameli müdafii hem de barodan atanmış zorunlu müdafii (örneğin, suçun cezasının alt sınırı 5 yıldan fazla olduğu için) ile birlikte temsil edilmektedir. Duruşma sonunda karar tefhim edildiğinde, vekaletnameli müdafi 'temyizden feragat ediyorum' derken, zorunlu müdafi 'temyiz ediyorum' şeklinde beyanda bulunmuştur. Bu durumda hangi irade geçerli sayılır? Sanığın kendisi ise suskun kalmıştır. Bu çatışmayı, sanığın menfaati ve savunma hakkının etkinliği açısından çözünüz.
Bu durumda, sanık lehine olan irade, yani 'temyiz etme' iradesi geçerli sayılır. Bu sorunun çözümünde birkaç ilke bir arada değerlendirilmelidir: 1) Şüpheden Sanık Yararlanır İlkesinin Usul Hukukundaki Yansıması: Ceza muhakemesinde, usule ilişkin tereddütlü durumlarda, sanığın en lehine olan yorumun benimsenmesi gerekir (in dubio pro reo'nun usuli yansıması). Kanun yoluna başvurmak, sanık için bir haktır ve bu hakkın kaybedilmemesi, kullanılmasına göre daha lehe bir durumdur. 2) Zorunlu Müdafiliğin Amacı: Zorunlu müdafiliğin amacı, sanığın haklarını, kendi iradesine veya seçtiği müdafiin olası hatalarına karşı dahi korumaktır. Vekaletnameli müdafiin, belki de hatalı bir değerlendirme ile temyizden feragat etmesi, sanığın hak kaybına yol açabilir. Zorunlu müdafiin bu durumu görerek temyiz yoluna başvurması, sistemin koruyucu işlevinin bir parçasıdır. 3) Açık Arzuya Aykırılık Yokluğu: Sanık suskun kaldığı için, vekaletnameli müdafiin feragat beyanının, sanığın 'açık arzusu' olduğunu söylemek mümkün değildir. Aynı şekilde, zorunlu müdafiin temyiz talebinin de sanığın 'açık arzusuna aykırı' olduğu söylenemez. Bu belirsizlik durumunda, sanığın haklarını koruyan yoruma üstünlük tanınmalıdır. Sonuç olarak, mahkeme, çelişkili beyanlar karşısında, sanık lehine olanı tercih ederek, zorunlu müdafiin temyiz talebini geçerli kabul etmeli ve dosyayı temyiz incelemesi için Yargıtay'a göndermelidir. Vekaletnameli müdafiin feragat beyanı ise, bu durumda hukuki bir sonuç doğurmaz.