VUK m. 359'a göre, hem 'belgelerin asıllarını... sahte olarak düzenlemek' hem de 'belgelerin... suretlerini... sahte olarak düzenlemek' aynı yaptırıma tabidir. Bu durumu, TCK'daki genel sahtecilik suçlarında 'asıl' ve 'suret' belge arasındaki ispat gücü ve hukuki değer farkıyla karşılaştırınız. Kanun koyucunun vergi suçlarında suret sahteciliğine, asıl sahteciliği ile aynı ağırlığı vermesinin ardındaki ceza politikası nedir?
TCK'daki genel sahtecilik suçlarında, belgenin 'aslı', hukuki işlemlerde kural olarak en yüksek ispat gücüne sahiptir. Bir belgenin 'sureti' (fotokopisi, onaysız kopyası vb.), tek başına aslı gibi bir ispat gücü taşımaz; ancak HMK m. 202 anlamında bir 'yazılı delil başlangıcı' sayılabilir veya aslıyla uygunluğu tasdik edilmişse (aslı gibidir şerhi) delil değeri kazanır. Dolayısıyla, TCK kapsamında onaysız bir suret üzerinde yapılan sahteciliğin, aldatma kabiliyeti daha düşük olduğu için cezalandırılabilirliği tartışmalıdır. VUK m. 359 ise bu ayrımı bilinçli olarak ortadan kaldırmıştır. Vergi hukukunda, muhasebe kayıtları ve beyannameler, genellikle belgelerin asılları değil, suretleri veya bu suretlerden elde edilen bilgilerle oluşturulur. Mükellefler, fatura suretlerini gider olarak işler, KDV beyannamelerini bu suretlere göre düzenler. Vergi idaresi, incelemelerde genellikle suretler üzerinden hareket eder. Eğer kanun koyucu, sadece asıl belgedeki sahteciliği cezalandırıp, suret sahteciliğini daha hafif bir yaptırıma bağlasaydı veya cezasız bıraksaydı, vergi kaçakçılığıyla mücadele etkinliğini kaybederdi. Mükellefler, asılları sağlam tutup, sahte suretler üreterek vergi kaçırabilirlerdi. Bu nedenle, kanun koyucunun ceza politikası, vergi sisteminin işleyişindeki pratik durumu gözeterek, vergi ziyaına yol açma potansiyeli açısından 'asıl' ile 'suret' arasında bir fark görmemek ve her ikisini de aynı ağırlıkta bir suç olarak tanımlamaktır. Bu, VUK'taki suçların, TCK'daki gibi belgeye duyulan soyut güvenden çok, 'vergi gelirini koruma' şeklindeki somut amaca odaklandığını gösterir.