Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2011/5 K. sayılı kararında, sanığın vekaletname ile tayin ettiği müdafisi varken ve bu müdafi azledilmemişken, mahkemenin sanığa barodan zorunlu müdafi atamasının hukuka aykırı olduğuna ve bu müdafiye yapılan tefhim veya tebligatın geçersiz olduğuna karar vermiştir. Bu durumu, sanığın 'müdafi seçme hakkı'nın, 'devletin müdafi sağlama yükümlülüğü' karşısındaki önceliği açısından yorumlayınız.
Bu karar, sanığın temel haklarından olan 'müdafi seçme hakkı'nın (AİHS m. 6/3-c, Anayasa m. 36, CMK m. 149), devletin adil yargılamayı sağlamak için üstlendiği 'müdafi sağlama yükümlülüğü'nden (CMK m. 150) daha öncelikli ve üstün olduğunu teyit etmektedir. Devletin müdafi sağlama yükümlülüğü, öncelikle müdafi seçme imkanı veya iradesi olmayan sanıkları korumaya yönelik bir 'tamamlayıcı' güvencedir. Sanık, kendi iradesiyle bir müdafi seçmişse, bu seçim asıldır ve devletin bu iradeye müdahale etmemesi gerekir. Sanığın vekaletnameli müdafisi varken, mahkemenin bu müdafi yerine (örneğin, müdafi duruşmaya gelmedi diye) hemen barodan yeni bir müdafi ataması, sanığın iradesini ve seçtiği müdafi ile arasındaki güven ilişkisini yok saymak anlamına gelir. CGK'nın da belirttiği gibi, bu durumda yapılması gereken, sanığın seçtiği müdafiye usulüne uygun olarak tebligat yapmak, duruşmadan haberdar etmek ve mazeretini araştırmaktır. Bu yollar tüketilmeden barodan müdafi atanması, usule aykırıdır. Bu şekilde atanan müdafi, hukuken sanığı temsil etme yetkisine sahip olmadığından, onun huzurunda yapılan işlemler veya ona yapılan tebligatlar da geçersizdir. Bu durum, savunma hakkının esaslı bir ihlalidir ve mutlak bozma nedenidir.