28 Şubat yargılamalarında, sanıkların mahkumiyetine gerekçe olarak 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısında alınan kararların hükümeti istifaya zorlama amacı taşıdığı iddia edilmektedir. Anayasa m. 118 ve AYM'nin MGK kararlarının 'tavsiye' niteliğinde olduğuna dair kararları ışığında, sanıkların 'Biz sadece tavsiye kararı aldık, bu kararları uygulamak veya uygulamamak yürütmenin takdirindeydi, dolayısıyla eylemimizde cebir ve şiddet unsuru yoktur' şeklindeki bir savunmasının hukuki geçerliliğini, 'cebir' kavramının dolaylı/psikolojik baskıyı içerip içermediği bağlamında analiz ediniz.
Bu savunma, MGK kararlarının hukuki niteliği ile ceza hukukundaki 'cebir' kavramının yorumu arasındaki kesişim noktasında yer alır. Hukuken, Anayasa m. 118'e göre MGK kararları tavsiye niteliğindedir ve yürütme için bağlayıcı değildir. Bu, savunmanın hukuki temelini oluşturur. Ancak ceza hukuku açısından 'cebir' kavramı, sadece fiziki zorlamayı değil, aynı zamanda karşı konulması güç, yoğun bir manevi veya psikolojik baskıyı da içerebilir. 28 Şubat yargılamasının temel sorusu, MGK'da alınan kararların ve bu kararların alınma sürecindeki atmosferin (örneğin, Sincan'da tankların yürütülmesi gibi olaylarla desteklenerek), dönemin hükümeti üzerinde istifa etmeye zorlayacak nitelikte bir 'manevi cebir' oluşturup oluşturmadığıdır. Eğer mahkeme, MGK kararlarının sadece bir 'tavsiye' olmanın ötesinde, askeri gücün örtülü bir tehdidi altında, hükümetin iradesini sakatlayan ve onu belirli bir yönde hareket etmeye mecbur bırakan bir baskı aracı olarak kullanıldığına kanaat getirirse, 'cebir' unsurunun oluştuğunu kabul edebilir. Dolayısıyla, sanıkların savunmasının geçerliliği, MGK kararlarının soyut hukuki niteliğinden çok, o kararların alındığı somut koşullar ve hükümet üzerindeki fiili etkisinin 'cebir' olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceğine bağlıdır. Bu, büyük ölçüde mahkemenin delilleri takdirine ve 'cebir' kavramını geniş veya dar yorumlamasına bağlı bir sonuçtur.