Devlet sırrı niteliğindeki bilgilerin ceza muhakemesinde delil olarak kullanılması, 'maddi gerçeğe ulaşma' ilkesi ile 'devletin güvenliğinin korunması' ilkesi arasında bir gerilime neden olmaktadır. CMK m.47'deki düzenleme bu iki ilke arasında nasıl bir denge kurmaya çalışmaktadır? Bu dengenin savunma hakkı üzerindeki etkileri nelerdir?
Cevap: CMK m.47'deki düzenleme, bu iki çatışan ilke arasında hassas bir denge kurma çabasıdır. 1) 'Maddi Gerçeğe Ulaşma' İlkesinin Korunması: CMK m.47(1)'deki 'Bir suç olgusuna ilişkin bilgiler, Devlet sırrı olarak mahkemeye karşı gizli tutulamaz' hükmü, bu ilkeyi korumaya yöneliktir. Bu kural, devletin, sır perdesi arkasına saklanarak bir suçun aydınlatılmasını engellemesinin önüne geçer. Yargılamanın selameti ve adaletin tecellisi için, devlet sırlarının dahi mahkeme tarafından incelenebilmesi esası benimsenmiştir. 2) 'Devletin Güvenliğinin Korunması' İlkesinin Korunması: Bu ilke ise, bilginin ifşa edilme usulüyle korunur. CMK m.47(2)'ye göre, tanık sadece hakim/heyet tarafından, zabıt katibi dahi olmadan dinlenir. Dinlenen bilgilerden sadece 'yüklenen suçu açıklığa kavuşturabilecek nitelikte olanlar' tutanağa geçirilir. Bu özel ve gizli usul, sırrın gereksiz yere ifşa edilmesini, kamuoyuna veya davanın diğer taraflarına yayılmasını önleyerek devletin güvenlik menfaatlerini korur. Bu dengenin savunma hakkı üzerindeki etkisi ise oldukça ağırdır. Sanık ve müdafii, delilin ham halini görememekte, tanığa doğrudan soru soramamakta ve delilin sadece hakim tarafından süzülmüş ve tutanağa geçirilmiş kısmıyla yetinmek zorunda kalmaktadır. Bu durum, 'çelişmeli yargılama' ve 'silahların eşitliği' ilkelerini ciddi şekilde zedelemektedir. Kanun koyucu, bu dengeyi kurarken, devletin güvenlik menfaatine, sanığın adil yargılanma hakkının bazı unsurları karşısında (özellikle aleniyet ve doğrudan sorgulama) daha fazla ağırlık tanımış görünmektedir.