Yargıtay 16. CD, 2016/7026 E. sayılı kararında, mahkemenin esas hakkında mütalaaya karşı savunma için sanıklara ve müdafilerine yaklaşık 3 yıl süre vermesine rağmen, son celsede süre taleplerini reddederek hüküm kurması, 'savunma hakkının kısıtlanması' olarak kabul edilmemiştir. Ancak aynı karar, son mütalaanın usulüne uygun tebliğ edilmemesini ve duruşmada okunmamasını bozma nedeni saymıştır. Bu iki durum arasındaki farkı, 'hakkın kötüye kullanılması' yasağı ve 'usul ekonomisi' ilkeleri çerçevesinde açıklayınız.

Yargı Pusulası bilgi merkezi soru-cevap kaydı #323331

Cevap: Karardaki bu iki farklı değerlendirme, savunma hakkının mutlak bir hak olmaması ve usul kurallarının şekli-öze ilişkin ayrımından kaynaklanmaktadır. 1) Süre Taleplerinin Reddi (Savunma Hakkı Kısıtlaması Değil): Yargıtay, sanık ve müdafilerinin yaklaşık 3 yıl boyunca çeşitli gerekçelerle sürekli süre talep edip savunma yapmaktan kaçınmasını, Anayasa m.14 ve AİHS m.17'de düzenlenen 'hakların kötüye kullanılması' yasağı kapsamında değerlendirmiştir. Savunma hakkı, davayı makul sürede sonuçlandırma yükümlülüğünü (usul ekonomisi) ortadan kaldıracak şekilde, yargılamayı sürüncemede bırakmak için kullanılamaz. Sanıkların delillere erişim imkanları olduğu halde uzun süre savunma hazırlamamaları, bu hakkı kötüye kullandıkları şeklinde yorumlanmış ve bu nedenle süre talebinin reddedilmesi savunma hakkının kısıtlanması olarak görülmemiştir. 2) Mütalaanın Usulüne Uygun Tebliğ Edilmemesi (Bozma Nedeni): Bu durum ise, hakkın kötüye kullanılmasından ziyade, mahkemenin uyması gereken temel bir usul kuralının (CMK m.176/4, 216) ihlalidir. Esas hakkındaki mütalaa, iddia makamının son ve nihai görüşüdür ve savunmanın bu mütalaaya karşı cevap verebilmesi, çelişmeli yargılamanın temel şartıdır. Mahkemenin, kendi verdiği ara karar gereği mütalaayı usulüne uygun tebliğ etmemesi ve son celsede sözlü olarak okuyup tutanağa geçirmemesi, savunmanın neye karşı savunma yapacağını tam olarak bilmesini engeller. Bu, hakkın özünü zedeleyen şekli bir eksikliktir. Yargıtay, sanıkların önceki davranışları ne olursa olsun, mahkemenin bu temel usul kuralını ihlal etmesinin tek başına bir bozma nedeni olduğuna karar vermiştir. Kısacası, ilki sanığın hakkını kötüye kullanması, ikincisi ise mahkemenin usulü bir görevi ihmal etmesi olarak ayrıştırılmıştır.