Basit yargılama usulüne tabi bir davada (örneğin iş davası), ıslah dilekçesi davalıya tebliğ edildikten sonra, davalının iki haftalık süre içinde ıslaha karşı zamanaşımı def'inde bulunmaması, ancak daha sonraki bir duruşmada bu def'iyi ileri sürmesi halinde, mahkeme bu def'iyi dikkate alabilir mi? Bu durumun, 1086 sayılı HUMK dönemindeki 'suskun kalma' uygulaması ile farkı nedir?
Hayır, kural olarak dikkate alamaz. 6100 sayılı HMK'nın yürürlüğe girmesiyle birlikte, savunmanın genişletilmesi yasağının istisnaları daha katı kurallara bağlanmıştır. Basit yargılama usulünde, ıslaha karşı zamanaşımı defi, ıslah dilekçesinin tebliğinden itibaren iki haftalık kesin süre içinde ileri sürülmelidir (HMK m. 317/2 ve 319 kıyasen). Bu süre hak düşürücü niteliktedir. Eğer davalı bu iki haftalık süre içinde zamanaşımı def'inde bulunmazsa, daha sonraki bir duruşmada bu def'iyi ileri sürebilmesi ancak tek bir şarta bağlıdır: **davacının buna açıkça muvafakat etmesi** (HMK m. 141/2). Davacının 'açık' muvafakati olmadan, mahkeme süresinden sonra ileri sürülen zamanaşımı def'ini dikkate alamaz. Bu durumun 1086 sayılı HUMK dönemindeki 'suskun kalma' uygulamasından temel farkı şudur: Eski kanun döneminde, Yargıtay içtihatlarına göre, davalı tarafın süresinden sonra yaptığı zamanaşımı define karşı, davacı tarafın hemen ve açıkça itiraz etmemesi, yani 'suskun kalması', zamanaşımı definin incelenmesine zımnen rıza gösterdiği şeklinde yorumlanıyordu. Ancak 6100 sayılı HMK, bu zımni kabulü ortadan kaldırmış, yasağın aşılabilmesi için 'açık muvafakat' şartı getirmiştir. Artık davacının suskun kalması yeterli değildir; def'inin incelenmesini açıkça kabul ettiğini beyan etmesi gerekir. Bu, HMK'nın yargılamada disiplini artırma ve usuli işlemleri daha belirgin hale getirme amacının bir yansımasıdır. (Bkz: Yargıtay 9. HD - 2016/17687 K.)