AİHM'in Şık/Türkiye (No:2) kararında, başvurucunun, kendisini daha önce FETÖ/PDY'yi eleştirdiği için yargılayan bir örgüte, şimdi yardım etmekle suçlanması olgusu, 'makul şüphe'nin değerlendirilmesinde nasıl bir rol oynamıştır?
Bu olgu, AİHM'in, başvurucuya yöneltilen şüphenin 'makul' olmadığı sonucuna varmasında önemli bir rol oynamıştır. Mahkeme, bir kişinin, geçmişte kendisinin hedefi olduğu ve sert bir şekilde eleştirdiği yasadışı bir örgüte sonradan yardım ettiğinden şüphelenilmesinin, hayatın olağan akışına ve mantığa aykırı olduğuna işaret etmiştir (§ 95). AİHM'in bu konudaki değerlendirmesi şöyledir: * Mantıksal Tutarsızlık: Başvurucunun geçmişi (FETÖ/PDY'yi eleştirdiği için yargılanması ve hapis yatması), ona yöneltilen yeni suçlamayla (aynı örgüte yardım etme) arasında bariz bir mantıksal tutarsızlık ve çelişki yaratmaktadır. * Daha Yüksek İspat Standardı Gerekliliği: AİHM, bu tür çelişkili bir durumda, şüphenin 'makul' sayılabilmesi için çok daha güçlü ve somut delillere ihtiyaç olduğunu belirtmiştir. Mahkeme, 'bu tür bir şüphenin ikna edici ve nesnel olarak doğrulanabilir kanıtlara dayanması gerektiğini' ifade etmiştir. Yani, savcılık makamının, başvurucunun bu çelişkili pozisyonunu açıklayacak, örneğin fikir değiştirdiğini, tehdit edildiğini veya başka bir nedenle örgüte yardım etmeye başladığını gösteren somut kanıtlar sunması gerekirdi. * Delil Yetersizliği: Somut davada, savcılık makamları bu çelişkiyi açıklayacak hiçbir somut delil sunamamıştır. Suçlamalar, sadece başvurucunun bazı yazılarının geniş bir yorumuna dayanmaktadır. Bu durum, şüphenin olgusal bir temelden yoksun ve spekülatif olduğu kanaatini güçlendirmiştir. Sonuç olarak, başvurucunun geçmişi, AİHM'in gözünde, ona yöneltilen suçlamanın inandırıcılığını ve makullüğünü ciddi şekilde zayıflatan, şüpheyi 'makul' olmaktan çıkaran kuvvetli bir karşı delil olarak işlev görmüştür.