İdari yargı kararlarının idare tarafından yerine getirilmemesi halinde ortaya çıkan hukuki ve cezai sorumluluk mekanizmalarını inceleyiniz. İYUK m.28/3-4'te düzenlenen tazminat davasının özelliklerini, 'ağır hizmet kusuru' kavramını ve kamu görevlisinin cezai sorumluluğuna (TCK m.257) ilişkin Yargıtay/Danıştay içtihatlarını (örn. YCGK-K.2006/204, Danıştay 1. Daire-K.2018/1109) eleştirel bir yaklaşımla değerlendiriniz.

Yargı Pusulası bilgi merkezi soru-cevap kaydı #305993

İdari yargı kararlarının idare tarafından yerine getirilmemesi, hukuk devleti ilkesini zedeleyen ciddi bir sorundur. Bu durumun önüne geçmek için hem hukuki (tazminat) hem de cezai sorumluluk mekanizmaları öngörülmüştür. **1. Hukuki Sorumluluk: Tazminat Davası (İYUK m.28/3-4):** * **Genel İlke:** İYUK m.28/1 uyarınca, idari yargı kararlarının idare tarafından kararın tebliğinden itibaren 30 gün içinde gecikmeksizin yerine getirilmesi zorunludur. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde, İYUK m.28/3'e göre idare aleyhine Danıştay veya ilgili idari mahkemede maddi ve manevi tazminat davası açılabilir. Bu davanın niteliği 'tam yargı davası'dır. * **'Ağır Hizmet Kusuru' Kavramı:** İdarenin, iptal veya yürütmenin durdurulması kararlarının gereğini yerine getirmemesi, doktrinde ve Danıştay içtihatlarında 'ağır hizmet kusuru' olarak nitelendirilmiştir. Sorumluluğun doğması için 30 günlük sürede kararın uygulanmaması yeterli olsa da, bu süre geçtikten sonra kararı etkisiz kılacak başka işlemler yapılması veya kararın geç uygulanması da ağır hizmet kusuru teşkil edebilir. Ancak, 30 günde yerine getirilmesi mümkün olmayan kararlarda, makul süredeki uygulama ağır hizmet kusuru oluşturmaz. * **Kamu Görevlisinin Sorumluluğu (İYUK m.28/4):** İYUK m.28/4, 'Mahkeme kararlarının süresi içinde kamu görevlilerince yerine getirilmemesi hâlinde tazminat davası ancak ilgili idare aleyhine açılabilir' hükmünü getirir. Bu, Anayasa m.129 ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu m.13'te yer alan ilkeye uygun olarak, kamu görevlisinin yetkisini kullanırken işlediği kusurlardan doğan tazminat davalarının doğrudan kendisine değil, idare aleyhine açılması zorunluluğundan kaynaklanır. İdare, ödediği tazminat bedelini, sorumlu kamu görevlisine 'rücu' edebilir (Anayasa m.40/3, m.125/7). Danıştay, davacının hem idareye hem de kamu görevlisine karşı dava açma konusunda seçimlik hakkı olduğunu ve yalnızca bir dava açılabileceğini belirtmektedir. Doktrin bu görüşü, aynı zararın mükerrer tazminini önlemesi açısından isabetli bulur. **2. Cezai Sorumluluk: Görevi Kötüye Kullanma Suçu (TCK m.257):** * **Suçun Tanımı:** İdari yargı kararlarının uygulanmaması, kararı uygulamayan kamu görevlisi açısından 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 257. maddesinde düzenlenen 'görevi kötüye kullanma' suçunu gündeme getirir. Bu madde, 'Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi'nin cezalandırılmasını öngörür. * **Hareket Türleri:** Görevi kötüye kullanma suçu, icrai (aktif) veya ihmali (pasif) hareketle işlenebilir. * **İhmali Hareket (TCK m.257/2):** İdari yargı kararının İYUK m.28/1'de öngörülen 30 günlük süre içinde uygulanmaması, ihmali hareketle görevi kötüye kullanma suçunu oluşturur. Örneğin, Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 02.10.2017 tarihli kararında, belediye başkanının idare mahkemesi tarafından verilen atama işleminin iptaline yönelik çok sayıda kararı uygulamaması 'zincirleme şekilde ihmali davranışla görevi kötüye kullanma' olarak kabul edilmiştir (Gökcan, Artuç, s.8702). * **İcrai Hareket (TCK m.257/1):** Kararın süresi içinde uygulanması sonrası, geçerli gerekçe olmadan kararı etkisiz kılacak başkaca idari işlemler tesis edilmesi (örn. iptal edilen atamayı dolaylı yoldan etkisiz kılmak), icrai hareketle görevi kötüye kullanma suçunu oluşturur. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 03.10.2006 tarih, 2006/4-196 E. ve 2006/204 K. sayılı kararında, idare mahkemesi kararına dayanarak göreve başlatılan katılanın aynı gün geçici görevle başka ilçede süresiz görevlendirilmesi, kararı etkisiz hale getiren icrai bir eylem olarak TCK m.257/1 kapsamında değerlendirilmiştir. * **Danıştay İçtihadı:** Danıştay 1. Dairesi'nin 21.06.2018 tarihli, 2018/1265 E. ve 2018/1109 K. sayılı kararında, kamu görevlisinin, yürütmenin durdurulmasına yönelik idare mahkemesi kararını yasal süresi içinde uygulamaması ve mevzuata aykırı jüri oluşturması eylemleri, görevi kötüye kullanma suçu kapsamında kamu davasına konu edilmesi gereken hususlar olarak belirtilmiştir. **3. Eleştirel Yaklaşım ve Yasal İyileştirme Önerileri:** * Metinde belirtildiği üzere, TCK m.257, görevi kötüye kullanma suçları için 'torba hüküm' niteliği taşımakta ve öngördüğü cezalar (altı aydan iki yıla kadar veya üç aydan bir yıla kadar hapis) itibarıyla caydırıcılıktan uzak olduğu tartışılmaktadır. Bu durum, yargı kararlarının infazının adli görev sayılmamasından ve 4483 sayılı Kanun'a göre soruşturma iznine tabi olmasından kaynaklanmaktadır. * **Öneriler:** * 'Hukuk devleti' ilkesinin korunması ve adaletin tesisi için, hakimlik ve mahkeme kararlarının kasten veya taksirle yerine getirilmemesi, keyfi hareket edilmesi, yargı kararlarının infazının etkisizleştirilmesinin **müstakil bir suç** olarak tanımlanması gerekmektedir. * Bu müstakil suç için **caydırıcı hapis cezaları** öngörülmeli ve cezanın ertelenmesi, Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB) gibi kurumların uygulanması engellenmelidir. * Soruşturma izni şartının kaldırılması, hatta 'işleme koymama kararı' gibi yöntemlerin tatbik edilmemesi elzemdir. İnfazı mümkün veya kesinleşmiş yargı kararlarının yerine getirilmesini engelleyen her türlü ihmali veya icrai davranışın derhal ve sert bir şekilde cezalandırılması zorunludur. Sonuç olarak, hukuk devletinde yargı kararlarının infazında tereddüt gösterilemez. Yargı kararlarının 'önden veya arkadan yürüyeceğine dair' polemikler faydasızdır; tartışmasız bir şekilde hukukun dediği olur ve hukuku yargı erki işletir. Anayasa m.138/4'ün kağıt üzerinde kalmaması, 'Yargı yetkisi' (Anayasa m.9), 'Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü' (Anayasa m.11) ve 'Mahkemelerin bağımsızlığı' (Anayasa m.138) ilkeleri mutlak şekilde dikkate alınmalı ve yargı kararlarının infazını geciktirecek veya imkansız hale getirecek hiçbir tasarrufta bulunulmamalıdır.