FETÖ/PDY davalarında 'ardışık arama'nın delil niteliği Yargıtay tarafından nasıl değerlendirilmektedir? Bu aramaların 'belirleyici delil' olarak kabul edilmesi ne anlama gelir ve bu yaklaşımın 'şüpheden sanık yararlanır' ilkesiyle ilişkisi nedir?
Yargıtay 16. Ceza Dairesi, ankesörlü/sabit hatlardan yapılan ardışık/periyodik aramaları, FETÖ/PDY'nin mahrem yapılanmasında kullanılan örgütsel bir iletişim metodu olarak kabul etmektedir. Dairenin 11.02.2020 tarihli, 2019/8467 E. sayılı kararında bu tür aramalar, suçun ispatı açısından 'belirleyici nitelikte' bir delil olarak görülmüştür. 'Belirleyici delil', mahkumiyet kararının esasen dayandığı delil anlamına gelir. Ancak Yargıtay, bu delilin tek başına yeterli olabilmesi için bazı kriterler (aramaların sayısı, periyodikliği, ardışık arananların aynı rütbede olması, sanığın makul bir açıklama getirememesi vb.) belirlemiştir. Bu yaklaşım, 'şüpheden sanık yararlanır' (in dubio pro reo) ilkesiyle çeliştiği yönünde eleştirilmektedir. Eleştirilere göre, içeriği bilinmeyen HTS kayıtlarının tek başına, varsayımlara dayalı olarak (makul açıklama getirememe gibi), şüpheyi mahkumiyete yetecek derecede yendiğini söylemek zordur ve ispat yükümlülüğünü sanığa yüklemektedir (Anayasa m.38/5). Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun (YCGK 2019/9.MD-286 E. sayılı kararı) ise daha temkinli bir yaklaşım sergileyerek arama sayısı ve sıklığı dikkate alındığında bu tür aramaların tek başına örgütsel toplantıya katılımın göstergesi olamayacağını belirtmesi, içtihatlarda bir farklılaşma olduğunu göstermektedir.