Sanığın, şirkete ait bir aracı satmak için katılandan vekaletname alıp aracı sattıktan sonra, satış bedelini şirkete veya katılana vermeyip ortadan kaybolması eylemi, Y11CD-K.2023/4904 sayılı kararda neden 'basit dolandırıcılık' olarak nitelendirilmiştir? Bu eylem neden TCK m. 155 (güveni kötüye kullanma) kapsamında değerlendirilmemiştir?
Bu eylemin 'basit dolandırıcılık' olarak nitelendirilmesinin temel nedeni, sanığın en başından itibaren 'hileli' bir kastla hareket ettiğinin kabul edilmesidir. İki suç arasındaki ayrım, kastın zamanlaması ve hilenin varlığındadır. Güveni kötüye kullanma (TCK m. 155) suçunda, malın zilyetliği (bu olayda vekaletname ile satış yetkisi) hukuka uygun bir şekilde ve güvene dayalı olarak devredilir; sanığın suça yönelik kastı bu devirden sonra ortaya çıkar. Dolandırıcılıkta ise, sanık en başından itibaren mağduru aldatma ve haksız yarar sağlama kastıyla hareket eder ve zilyetliği hileli davranışlarla elde eder. Yargıtay'ın ilgili kararındaki olayda, sanığın bir oto galeri açıp, cüzi bir peşinat verip araçları vekaletnameyle aldıktan sonra 'iş yerini kapatıp ortadan kaybolması', onun en başından beri araçların bedelini ödeme niyetinde olmadığını, tüm bu süreci bir 'hileli kurgu' olarak planladığını göstermektedir. Mağdur, sanığın aracı satıp bedelini ödeyeceği yönündeki hileli vaadine aldanarak vekaletnameyi vermiştir. Zilyetlik devri, hile sonucunda gerçekleştiği için eylem, güveni kötüye kullanma değil, dolandırıcılık suçunu oluşturur. Eylemde TCK m. 158'deki nitelikli unsurlar bulunmadığı için de 'basit dolandırıcılık' olarak kabul edilmiştir.