HMK m. 282 ve CMK m. 67, bilirkişilik kurumunu bir 'delil' olarak düzenler. Bilirkişinin görevi ile tanığın görevi arasındaki temel fark nedir? Bir olaya doğrudan tanıklık etmiş bir uzman, o davada hem tanık hem de bilirkişi olarak dinlenebilir mi?
Bilirkişinin görevi ile tanığın görevi arasındaki temel fark, bilgi kaynakları ve sundukları bilginin niteliğidir. 1) Tanık: Tanık, geçmişte yaşanmış ve kendi duyu organlarıyla (görme, işitme vb.) bizzat algıladığı bir olay veya vakıa hakkında 'bildiğini' mahkemeye aktaran kişidir. Tanığın bilgisi, olaya ilişkin kişisel gözlemine ve hafızasına dayanır. Tanıktan beklenen, olayı olduğu gibi, yorum katmadan anlatmasıdır. Tanık, hukuki veya teknik bir değerlendirme yapmaz. 2) Bilirkişi: Bilirkişi ise, davadaki bir olayı bizzat algılamamış olabilir. Görevi, çözümü özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren bir konuda, kendi uzmanlık alanındaki bilimsel ve teknik bilgiyi kullanarak mahkemeye 'görüşünü' sunmaktır. Bilirkişi, dosyaya sunulan verileri (belgeler, fotoğraflar, olay yeri inceleme tutanakları) inceler, analiz eder ve bu verilerden hareketle teknik bir sonuca varır. Bilirkişinin bilgisi, uzmanlığına ve bilime dayanır. Bir olaya doğrudan tanıklık etmiş bir uzman, kural olarak aynı davada hem tanık hem de bilirkişi olarak dinlenemez. Çünkü bu iki rol birbiriyle bağdaşmaz. HMK m. 269 ve CMK m. 69'da düzenlenen 'bilirkişinin yasaklılığı ve reddi' sebepleri arasında, bilirkişinin o davada tanık olarak dinlenmiş olması da sayılır. Bunun nedeni, olaya bizzat tanıklık etmiş bir kişinin, o olay hakkında tamamen objektif ve tarafsız bir bilimsel görüş sunmasının zor olmasıdır. Kişinin kendi gözlemleri, algıları ve hafızası, sunacağı teknik görüşü etkileyebilir. Bu durumda mahkeme, bu kişiyi öncelikle 'tanık' olarak dinlemeli, olay hakkındaki görgüsünü ve bilgisini almalıdır. Eğer mahkeme, olayın teknik yönleri hakkında ayrıca bir uzman görüşüne ihtiyaç duyuyorsa, bu konuda başka, olaya tanıklık etmemiş, tarafsız bir uzmanı 'bilirkişi' olarak atamalıdır.