Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2018/591 sayılı kararında, cezaevinde hükümlülerin yaptığı ve idarece dinlenip kaydedilen telefon görüşmelerinin CMK m. 135 kapsamında bir koruma tedbiri olmadığı ve elde edilen kayıtların hukuka uygun delil niteliğinde olduğu kabul edilmiştir. Bu kararın temelindeki hukuki mantık nedir ve bu durum, haberleşme hürriyetine (Anayasa m. 22) CMK dışındaki kanunlarla getirilen sınırlamaların delil hukukundaki yansıması olarak nasıl açıklanabilir?
YCGK 2018/591 sayılı kararının temelindeki hukuki mantık, her delil elde etme yönteminin CMK'da düzenlenen koruma tedbirleri kapsamında değerlendirilemeyeceğidir. Karara göre, CMK m. 135'teki 'iletişimin denetlenmesi', suç soruşturması amacıyla uygulanan özel bir koruma tedbiridir. Oysa 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un 66. maddesi, cezaevindeki kamu düzeni, güvenlik ve disiplinin sağlanması gibi 'infaz rejimine özgü' nedenlerle, hükümlülerin telefon görüşmelerinin idarece dinlenip kaydedilmesine olanak tanımaktadır. Bu, bir koruma tedbiri değil, infaz hukukuna ilişkin idari bir tedbirdir. Anayasa'nın 22. maddesi de haberleşme hürriyetinin 'kamu düzeni' gibi sebeplerle kanunla sınırlanabileceğini öngörmüştür. Yargıtay, 5275 sayılı Kanun'daki bu düzenlemeyi Anayasa'ya uygun bir sınırlama olarak görmüş ve bu yolla elde edilen delilin (görüşme sırasında işlenen hakaret suçu) 'hukuka uygun' olduğuna karar vermiştir. Dolayısıyla, bir delilin hukuka uygunluğu sadece CMK'ya göre değil, ilgili tüm mevzuat (Anayasa, özel kanunlar) çerçevesinde değerlendirilmelidir. Hükümlünün cezaevinde bulunması, bazı temel haklarının infazın amacıyla orantılı olarak kısıtlanmasını doğal olarak beraberinde getirir ve bu kapsamda elde edilen delil hukuka uygundur.