TCK m.136 kapsamında bir eylemin 'hukuka aykırı olarak' işlenip işlenmediği değerlendirilirken, failin 'hukuka aykırı hareket ettiğini bildiği ya da bilebilecek durumda olması' (yani kastı) neden önemlidir? Yargıtay kararlarında bu unsur nasıl ele alınmaktadır?

Yargı Pusulası bilgi merkezi soru-cevap kaydı #22370

TCK m.136'da düzenlenen suçun oluşabilmesi için, kişisel verilerin 'hukuka aykırı olarak' verilmesi, yayılması veya ele geçirilmesi gerekir. Bu 'hukuka aykırılık' unsuru, aynı zamanda failin manevi unsurunu (kastını) da etkiler. Failin, eyleminin hukuka aykırı olduğunu bilmesi (ya da en azından bilebilecek durumda olması) ve bu bilinçle hareket etmesi gerekir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 17.06.2014 tarihli, 2012/1510 E., 2014/331 K. sayılı kararında ve Yargıtay 12. Ceza Dairesi'nin birçok kararında (örn: 2013/12495 E., 2014/7889 K.; 2017/3928 E., 2018/3190 K.) bu husus vurgulanmıştır. Örneğin, bir doktorun aleyhine açılan tazminat davasında, hastanın şikayetlerinin kullandığı ilaçların yan etkisi olabileceğini savunmak amacıyla hastanın kullandığı ilaç listesini mahkemeye sunması veya bir kişinin boşanma davasında eşinin sadakatsizliğini ispatlamak amacıyla elde ettiği delilleri mahkemeye sunması gibi durumlarda, failin hukuka aykırı hareket etme bilinciyle değil, meşru bir hakkını (savunma hakkı, iddia hakkı) kullanma veya delil sunma amacıyla hareket ettiği kabul edilerek kastın bulunmadığı veya eylemin hukuka uygunluk nedenleri (hakkın kullanılması) kapsamında kaldığı gerekçesiyle beraat kararları verilebilmektedir. Yani, salt kişisel verinin ifşası yeterli olmayıp, fiilin 'hukuka aykırı' olması ve failin bu hukuka aykırılığın bilincinde olması (kast) aranır. (Kaynak: TCK Madde 136 metni ve ilgili Yargıtay kararları)