6100 sayılı HMK'nın 107. maddesinde düzenlenen belirsiz alacak davasının, manevi tazminat talepleri açısından uygulanıp uygulanamayacağı doktrin ve Yargıtay içtihatlarında nasıl değerlendirilmektedir? Yargıtay'ın benimsediği 'manevi tazminatın bölünemezliği' ilkesi, bu konudaki yaklaşımı nasıl şekillendirmiştir?
Belirsiz alacak davasının manevi tazminat talepleri için uygulanıp uygulanamayacağı, doktrinde tartışmalı olmakla birlikte, Yargıtay'ın yerleşik içtihatları bu tür davaların açılamayacağı yönündedir. Yargıtay'ın bu yaklaşımının temelinde 'manevi tazminatın bölünemezliği' ilkesi yatmaktadır. Bu ilkeye göre, manevi zarar, meydana geldiği anda tek bir bütündür ve kişilik hakkı ihlal edilen kişi, çektiği acı ve elemin karşılığı olan manevi tazminat miktarını tek bir davada ve tek seferde talep etmelidir. Manevi tazminatın, maddi tazminat gibi sonradan artan veya tam olarak hesaplanamayan bir niteliği olmadığı kabul edilir. Zarar görenin, uğradığı manevi zararın miktarını takdir etmesi ve dava dilekçesinde belirtmesi beklenir. Yargıtay 21. Hukuk Dairesi'nin metinde atıf yapılan 2013/4066 K. sayılı kararında da bu ilke açıkça ifade edilmiştir. Kararda, 'davanın açıldığı tarihte manevi tazminat alacağının miktarını kendisi belirlediğinden, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu söylenemez' denilmektedir. Dolayısıyla, manevi tazminatın niteliği gereği belirsiz bir alacak olmadığı, miktarının davacı tarafından takdir edilmesi gerektiği kabul edildiğinden, Yargıtay hem kısmi dava olarak hem de belirsiz alacak davası olarak talep edilmesini hukuka aykırı bulmaktadır. Davacı, manevi tazminat talebini tek bir davada, belirlediği net bir rakam üzerinden yapmak zorundadır.