5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun (CMK) 100/4. maddesi, 'Sadece adli para cezasını gerektiren veya hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez' hükmünü amirdir. Bu hüküm 'tutuklama yasağı' olarak bilinir. Bu yasağın olduğu durumlarda, CMK m. 109/2 uyarınca adli kontrol tedbirlerine hükmedilmesi mümkün müdür? Bu durumun, tutuklama ve adli kontrol arasındaki 'alternatif olma' ilişkisine etkisini değerlendiriniz.
Evet, mümkündür. CMK m. 109/2, 'Kanunda tutuklama yasağı öngörülen hallerde de adli kontrole ilişkin hükümler uygulanabilir.' diyerek bu durumu açıkça düzenlemiştir. Kural olarak adli kontrol, tutuklama tedbirine bir alternatif olarak öngörülmüştür ve uygulanabilmesi için tutuklama şartlarının varlığı gerekir (CMK m. 109/1). Ancak CMK m. 100/4'te düzenlenen tutuklama yasağı, bu kuralın bir istisnasını oluşturur. Bu hallerde, isnat edilen suçun cezasının azlığı nedeniyle kişi hakkında tutuklama kararı verilemese de, soruşturmanın veya kovuşturmanın selameti için bir koruma tedbirine ihtiyaç duyulabilir. Örneğin, delilleri karartma veya kaçma şüphesi olan ancak yargılandığı suçun üst sınırı iki yıl hapis olan bir şüpheli tutuklanamaz. İşte bu boşluğu doldurmak için kanun koyucu, bu durumda dahi adli kontrol tedbirlerinin (yurt dışına çıkış yasağı, imza atma yükümlülüğü vb.) uygulanabilmesine imkan tanımıştır. Bu durum, adli kontrolün sadece tutuklamanın bir alternatifi olmadığını, aynı zamanda tutuklamanın mümkün olmadığı ancak bir tedbirin zorunlu olduğu hallerde başvurulabilen bağımsız bir koruma tedbiri niteliği de taşıdığını gösterir. Bu, ölçülülük ilkesinin bir yansımasıdır; en ağır tedbir olan tutuklama yasaklanırken, daha hafif olan adli kontrol ile kamu yararı ve birey özgürlüğü arasında bir denge kurulmaktadır.