Cumhuriyet savcısının, TCK m. 241 kapsamında bir tefecilik suçu soruşturmasında, şüpheliler arasında 'yakın akrabalık veya ticari ilişki bulunmamasını' ve 'önemli miktardaki paranın karşılıksız verilmesinin hayatın olağan akışına aykırı olmasını' suçun delili olarak kullanması, ceza muhakemesindeki hangi ispat ilkesine dayanmaktadır? Bu tür dolaylı delillerin ispat gücünü tartışınız.
Cumhuriyet savcısının bu tür olguları delil olarak kullanması, ceza muhakemesindeki 'serbest delil' ve 'delillerin akılcı ve bilimsel yöntemlerle değerlendirilmesi' ilkelerine dayanmaktadır. Ceza muhakemesinde, hukuka uygun olarak elde edilmiş her şey delil olabilir. Tefecilik gibi ispatı zor suçlarda, doğrudan delil (örneğin, faizin verildiği anın video kaydı) bulmak genellikle mümkün olmaz. Bu nedenle savcılık ve mahkemeler, dolaylı delillerden (emarelerden) ve hayatın olağan akışına dair tecrübe kurallarından yararlanarak bir sonuca ulaşırlar. Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 2014/6216 K. sayılı kararında da vurgulanan bu yaklaşım, bir 'hayat tecrübesi kuralı'nın delil olarak kullanılmasıdır. Şüpheliler arasında borç para vermeyi gerektirecek bir yakınlık veya ticari ilişki yokken, önemli miktarda bir paranın faizsiz veya herhangi bir karşılık olmadan verilmesi, mantıksal olarak olağan bir durum değildir. Bu durum, paranın bir kazanç (faiz) beklentisiyle verildiğine dair güçlü bir karine veya emare oluşturur. Bu tür dolaylı deliller tek başına mahkumiyet için yeterli olmayabilir. Ancak, şüphelilerin evinde çok sayıda senet ve çek bulunması, tanık beyanları, icra takip dosyaları gibi diğer yan delillerle desteklendiğinde, şüphelinin savunmasının aksini ispatlayan ve mahkumiyet için yeterli, makul şüpheyi aşan bir delil bütünlüğü oluşturabilir. Bu, delillerin bir bütün olarak ve mantıksal bir çıkarım silsilesi içinde değerlendirilmesiyle mümkün olur.