Hakimlerin ve savcıların mali haklarının, 2802 sayılı Kanun m. 102 uyarınca 'en yüksek Devlet memuru' kıstasına bağlanmasının, Anayasa'da düzenlenen 'kuvvetler ayrılığı' ve 'yargı bağımsızlığı' ilkeleri açısından yarattığı teorik ve pratik sorunları analiz ediniz.
2802 sayılı Kanun m. 102'nin, hakim ve savcıların mali haklarını 'en yüksek Devlet memuru' olan Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanı'nın mali haklarına endekslemesi, Anayasal ilkeler açısından önemli sorunlar yaratmaktadır. Teorik olarak, Anayasa'nın 7., 8. ve 9. maddelerinde birbirinden bağımsız erkler olarak düzenlenen yasama, yürütme ve yargıyı, mali haklar düzleminde yürütmeye (idareye) bağlı bir konuma getirir. Yargı mensupları, TCK m. 6'da dahi 'yargı görevi yapan' olarak ayrı bir kategoride tanımlanmışken, mali haklarının bir idari görevli üzerinden belirlenmesi, yargının yürütmeden bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesinin objektif görünümünü zedeler. Pratik olarak ise, metinde belirtildiği gibi, yargı mensuplarına yapılacak seyyanen zam gibi ek ödemelerde, kanun metinlerinde 'hakimler ve savcılar' ibaresi yerine 'mali hakları en yüksek Devlet memuruna göre belirlenenler' gibi dolaylı ifadelerin kullanılmasına neden olur. Bu durum, yargının statüsüne ilişkin bir karışıklık ve tereddüt yaratır ve yargının bir devlet memurluğu kolu olduğu algısını güçlendirir. Bu nedenle, düzenleme, yargının bağımsız ve ayrı bir erk olma niteliğiyle çelişmektedir.