HMK m. 263/2, okuma yazma bilmeyen sağır ve dilsiz bir tanığın, 'işaret dilinden anlayan bilirkişi' yardımıyla dinleneceğini öngörmektedir. Bu durumda görevlendirilen kişinin hukuki statüsü neden 'tercüman' değil de 'bilirkişi' olarak tanımlanmıştır? Bu terminolojik ayrımın usul hukuku açısından doğurduğu sonuçları tartışınız.
Bu terminolojik ayrımın temelinde, yapılan işin niteliği yatar. 'Tercüman', bir dilden diğerine basit bir çeviri yapar. Oysa işaret dili, sadece kelimelerin el hareketleriyle karşılığı değil, kendine özgü grameri, sentaksı ve kültürel bağlamı olan karmaşık bir iletişim sistemidir. İşaret dilinden anlayan bir kişi, sadece çeviri yapmakla kalmaz, aynı zamanda tanığın jest, mimik ve anlatım biçiminden yola çıkarak beyanın anlamını ve ruhunu mahkemeye aktarır. Bu, özel ve teknik bir uzmanlık gerektiren bir yorumlama faaliyetidir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu, bu özel uzmanlık gerektiren faaliyeti 'bilirkişilik' olarak nitelendirmiştir. Bunun usuli sonucu, bu kişiye bilirkişilikle ilgili hükümlerin (örneğin, ret sebepleri, yemin, ücret takdiri) uygulanmasıdır. Tercümanlık daha mekanik bir işlemken, buradaki faaliyet daha çok bir 'anlam aktarımı' ve 'uzman görüşü' niteliğindedir. (Kaynak: barandogan.av.tr/blog/mevzuat/hmk-madde-263-tercuman-ve-bilirkisi-kullanilmasi.html)