Hekim ile hasta arasındaki hukuki ilişkinin 'vekâlet sözleşmesi' olarak nitelendirilmesi, hekimin sorumluluğunun kapsamını nasıl belirlemektedir? Metinde geçen Yargıtay 13. Hukuk Dairesi kararına göre, hekimin sorumluluğu 'sonuç' odaklı mıdır, yoksa 'süreç' odaklı mıdır? Bu ayrımın, bir malpraktis davasındaki ispat yükü üzerindeki etkilerini tartışınız.
Cevap: Hekim ile hasta arasındaki ilişkinin 'vekâlet sözleşmesi' olarak nitelendirilmesi, hekimin bir 'sonuç borcu' değil, bir 'özen borcu' altında olduğu anlamına gelir. Bu da hekimin sorumluluğunu 'süreç' odaklı hale getirir. Metindeki Yargıtay 13. Hukuk Dairesi kararında da bu durum açıkça ifade edilmiştir: '...vekilin vekâlet görevini yerine getirirken yöneldiği sonucun elde edilememesinden değil ise de bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışlarının özenli olmayışından doğan zararlardan sorumlu olduğu belirtilmiştir.' Yani hekim, hastayı kesin olarak iyileştirmeyi taahhüt etmez; ancak tedavi sürecinde tıp biliminin güncel standartlarına uygun, dikkatli ve özenli davranmayı taahhüt eder. Bu ayrımın ispat yükü üzerindeki etkisi şudur: Eğer ilişki bir 'eser sözleşmesi' olsaydı (estetik ameliyatlar gibi bazı istisnalarda kabul edildiği gibi), hasta sadece istediği sonucun elde edilemediğini ispatlayarak hekimi sorumlu tutabilirdi. Ancak vekâlet sözleşmesinde, davacı olan hasta, sadece olumsuz sonucun varlığını değil, aynı zamanda hekimin tedavi sürecinde 'özen yükümlülüğüne' aykırı davrandığını, yani bir 'tıbbi hata' (bilgisizlik, deneyimsizlik, ilgisizlik) yaptığını da ispatlamak zorundadır. Bununla birlikte, hekimin 'aydınlatılmış onam' alma gibi yükümlülüklerde ispat yükü, metinde de belirtildiği gibi hekimin üzerindedir.