Kişinin kendisiyle yapılan bir telefon görüşmesini, karşı tarafın rızası olmadan gizlice kaydetmesi ve bu kaydı, hakkında açılan bir davada delil olarak mahkemeye sunması eyleminin, TCK m. 132 (Haberleşmenin gizliliğini ihlal) ve m. 134 (Özel hayatın gizliliğini ihlal) açısından hukuki nitelendirmesini yapınız. Yargıtay 12. Ceza Dairesi'nin 2015/20 K. sayılı kararındaki 'kaybolma olasılığı bulunan mevcut bir delilin muhafazasını sağlama' kriterinin, bu tür bir kaydın hukuka uygun kabul edilebilmesi için taşıdığı önemi açıklayınız.
Kişinin, tarafı olduğu bir görüşmeyi kaydetmesi TCK m. 132/1-2. cümle kapsamında suç değildir. Ancak bu kaydı, karşı tarafın rızası olmadan üçüncü kişilere dinletmesi veya alenen ifşa etmesi TCK m. 132/3'teki suçu oluşturur. Kaydın mahkemeye delil olarak sunulması da bir 'ifşa' olarak kabul edilir. Yargıtay, bu tür kayıtların hukuka uygun bir delil sayılıp sayılmayacağını değerlendirirken, failin amacını ve içinde bulunduğu durumu dikkate almaktadır. Eğer fail, kendisine karşı işlenmekte olan bir suçu (tehdit, hakaret gibi) başka türlü ispat etme imkanı yokken ve ani gelişen bir durum karşısında, 'kaybolma olasılığı bulunan mevcut bir delili' koruma amacıyla bu kaydı yapmışsa, eylemi meşru savunma veya zorunluluk hali kapsamında değerlendirerek hukuka uygun kabul edebilmektedir. Ancak Yargıtay 12. CD'nin 2015/20 K. sayılı kararında olduğu gibi, sanık 'önceden hazırlıklı ve planlı bir şekilde', sırf delil yaratmak amacıyla karşı tarafı özel sorularla yönlendirerek kayıt yapmışsa, bu durum 'meşru delil elde etme' sınırlarını aşar. Bu durumda, eylem hukuka aykırı kabul edilir ve kaydın mahkemeye sunulması, TCK m. 132/3'teki ifşa suçunu oluşturur. 'Kaybolma olasılığı bulunan mevcut delilin muhafazası' kriteri, eylemin ani ve savunma amaçlı olup olmadığını, yoksa planlı bir delil yaratma eylemi mi olduğunu ayırt etmede kilit rol oynar. (Kaynak: avmehmetgenc.com/blog/haberlesmenin-gizliligini-ihlal-sucu-ve-cezasi/128)