Bir mahkeme kararının gerekçesi ile hüküm fıkrası arasında çelişki olması halinde, Yargıtay tarafından bozma kararı verileceği açıktır. Peki, gerekçenin kendi içinde çelişkili olması (örneğin, bir tanığın beyanını hem güvenilir bulup hem de aksi yönde bir sonuca varması) HMK m. 297 açısından nasıl bir sonuç doğurur? Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 2016/21686 E. sayılı kararı bu konuda ne belirtmektedir?

Yargı Pusulası bilgi merkezi soru-cevap kaydı #200584

Gerekçenin kendi içinde çelişkili olması da, tıpkı gerekçe ile hüküm arasındaki çelişki gibi, HMK m. 297'ye ve Anayasa m. 141'e aykırılık teşkil eder ve tek başına bir bozma nedenidir. HMK m. 297/1-c, gerekçenin 'delillerin tartışılması, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri' içermesini emreder. Bu süreç, mantıksal bir bütünlük ve tutarlılık gerektirir. Yargıtay 2. HD'nin 2016/21686 E. sayılı kararında olduğu gibi, mahkemenin gerekçesinde hem 'kadının erkeğin kusurlarını affettiğini' belirtip hem de 'erkeğin tam kusurlu olduğu' sonucuna varması, kendi içinde bariz bir mantıksal çelişkidir. Affedilen bir davranış, kural olarak artık kusur olarak yüklenemez. Bu tür bir çelişki, mahkemenin delilleri doğru değerlendirmediğini, mantıksal bir çıkarım yapamadığını ve kararın hangi gerekçeye dayandığının anlaşılamadığını gösterir. Bu durum, kararı keyfilik ithamına açık hale getirir ve hem tarafların kararı anlamasını hem de Yargıtay'ın hukuki denetim yapmasını imkansızlaştırır. Dolayısıyla, gerekçenin kendi içindeki tutarsızlığı ve çelişkisi, HMK m. 297'nin aradığı nitelikte bir gerekçe bulunmadığı anlamına gelir ve hükmün bozulmasını gerektirir.