'Hüküm özlü' statüsündeki bir tutuklunun, alması muhtemel cezanın infaz rejimine göre fiilen cezaevinde kalacağı sürenin, tutuklulukta geçirdiği süreden daha az olması durumunda tahliye edilmesi, 'tutuklamanın bir tedbir olması' ilkesinin yanı sıra hangi anayasal ilkenin bir gereğidir ve bu durum hak arama hürriyetini nasıl etkilemektedir?
Bu durumda tahliye, 'tutuklamanın bir ceza olmadığı, sadece bir tedbir olduğu' ilkesinin doğal bir sonucudur. Ancak daha temel olarak, Anayasa m.13 ve CMK m.100'de ifadesini bulan 'ölçülülük' ilkesinin bir gereğidir. Tutukluluk tedbiri, ulaşılmak istenen amaçla (kaçmayı önleme, delilleri koruma) orantılı olmalıdır. Bir kişinin, beraat etme ihtimali bir yana, mahkum olsa bile cezaevinde kalmayacağı veya daha az kalacağı bir durumda tutuklu kalmaya devam etmesi, açıkça orantısız ve ölçüsüz bir tedbirdir. Bu durum, metinde de vurgulandığı gibi, hak arama hürriyetini (Anayasa m.36) olumsuz etkilemektedir. Sanıklar, uzun süren temyiz süreci boyunca 'hüküm özlü' olarak kapalı cezaevinde kalmaktansa, haklı bile olsalar temyiz haklarından feragat edip hükmün kesinleşmesini sağlayarak 'hükümlü' statüsüne geçmeyi ve açık cezaevine ayrılma, denetimli serbestlik gibi infaz rejimi lehteki hükümlerinden yararlanmayı tercih edebilmektedir. Bu, kişiyi temel bir hakkı olan kanun yoluna başvurma hakkını kullanmaktan fiilen caydıran, sistemik bir sorundur (kadir-sekerin-tahliyesi-ile-gundeme-gelen-tutuklulukta-fiili-infaz-suresi-sorunu).