Tutukluluk süresinin, sanığa verilen cezanın infaz rejimine göre cezaevinde fiilen geçireceği süreyi aşması durumunda ortaya çıkan anayasal sorun nedir? Kadir Şeker davasındaki tahliye kararının hukuki mantığı, tutukluluğun bir 'tedbir' olma niteliği ile nasıl ilişkilendirilmiştir?
Cevap: Tutukluluk süresinin, sanığın hüküm kesinleştiğinde fiilen infaz edeceği süreyi aşması, Anayasa'nın 19. maddesi ile güvence altına alınan 'kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı'nın ihlali sorununu doğurur. Tutuklama bir ceza değil, bir koruma tedbiridir. Amacı, delillerin karartılmasını, sanığın kaçmasını önlemek ve yargılamanın sağlıklı yürümesini sağlamaktır. Bir tedbirin, asıl yaptırımdan (cezadan) daha ağır bir sonuç doğurması 'ölçülülük' ilkesine aykırıdır. Kadir Şeker davasındaki tahliye kararının hukuki mantığı şu temele dayanır: Sanık, aldığı 10 yıl 10 ay hapis cezası kesinleşmiş olsaydı, infaz rejimine göre (koşullu salıverilme, denetimli serbestlik, açık cezaevine ayrılma hakkı vb.) cezaevinde kalacağı fiili süre, tutuklu kaldığı süreden daha az olacaktı veya çok az bir süre kalacaktı. Dosyanın Yargıtay'da kesinleşmesini beklerken 'hüküm özlü' olarak tutuklu kalmaya devam etmesi, onu bir hükümlüden daha dezavantajlı bir konuma sokmaktadır. Hükümlü olsa yararlanacağı infaz lehteliklerinden (örn. açık cezaevine ayrılıp Covid izninden faydalanma) mahrum kalmaktadır. Mahkeme, tutukluluğun artık bir tedbir olmaktan çıkıp fiili bir cezaya, hatta infaz edilecek cezayı aşan bir cezalandırmaya dönüştüğünü tespit etmiş ve 'ölçülülük' ilkesi gereğince tutukluluğu kaldırarak yerine adli kontrol tedbirini uygulamıştır. Bu, tutukluluğun bir 'amaç' değil, 'araç' olduğu ve amacını aştığı anda sonlandırılması gerektiği prensibinin bir uygulamasıdır. (Kaynak: sen.av.tr/tr/makale/kadir-sekerin-tahliyesi-ile-gundeme-gelen-tutuklulukta-fiili-infaz-suresi-sorunu)