Etkin pişmanlıkta, iştirak halinde işlenen bir suçta, zararı bizzat gidermeyen suç ortağının, en azından 'pişmanlıklarını ya da iade ve tazmine rıza gösterdiklerini ortaya koyacak söz veya davranışlarda bulunmaları' gerektiği ilkesi (YCGK 2017/654 E.), savunma hakkı ve 'susma hakkı' ile nasıl bir denge içinde yorumlanmalıdır?
Bu ilke, savunma ve susma hakkı ile hassas bir denge içinde yorumlanmalıdır. Sanığın susma hakkı (Anayasa m. 38/5, AİHS m. 6), kendisine suç yükleyen beyanlarda bulunmaya zorlanamamasını güvence altına alır. Etkin pişmanlıktan yararlanmak için sanığı konuşmaya veya pişmanlık beyan etmeye zorlamak, bu hakla çelişebilir. Ancak, Yargıtay'ın aradığı 'söz veya davranış', bir ikrar veya suçluluğu kabul beyanı değildir. Sanık, susma hakkını kullanmaya veya suçu inkar etmeye devam ederken dahi, bu şartı yerine getirebilir. Örneğin: - Müdafisi aracılığıyla, 'Müvekkilim suçu kabul etmemekle birlikte, mağduriyetin giderilmiş olmasından memnuniyet duymaktadır' şeklinde bir beyanda bulunulabilir. - Mahkemede kendisine sorulduğunda, 'Zararın giderilmesine bir diyeceğim yoktur, rızam vardır' diyebilir. Bu, suçu kabul ettiği anlamına gelmez. - Hiçbir şey söylemese bile, zararın giderilmesine yönelik bir 'karşı duruş' sergilememesi, yani 'benim alakam yok, ödenen para geri alınsın' gibi bir tavır içine girmemesi, zımni bir rıza olarak yorumlanabilir. Dolayısıyla, ilke, sanığı suçu ikrar etmeye zorlamaz. Sadece, diğer ortağın eyleminin sonuçlarından faydalanmak için, bu sonuca asgari düzeyde bir olumlu yaklaşım göstermesi veya en azından olumsuz bir tavır sergilememesi gerektiğini ifade eder. Bu, etkin pişmanlığın 'şahsilik' unsurunu korumaya yönelik, susma hakkını ihlal etmeyen bir yorumdur.