5237 sayılı TCK'nın 168. maddesi 'pişmanlık' esasına dayanırken, 765 sayılı TCK m. 523 'iade ve tazmin' esasına dayanıyordu. Bu felsefi değişikliğin, üçüncü kişilerin zararı gidermesi durumundaki Yargıtay içtihatlarına etkisi nasıl olmuştur? Eski ve yeni kanun dönemindeki uygulamayı karşılaştırınız.

Yargı Pusulası bilgi merkezi soru-cevap kaydı #189452

Bu felsefi değişiklik, Yargıtay içtihatlarını önemli ölçüde etkilemiştir. **Eski TCK (m. 523) Dönemi:** Bu dönemde uygulama, tamamen 'objektif' bir esasa dayanıyordu. Önemli olan, mağdurun zararının bir şekilde giderilmiş olmasıydı. Zararı kimin, hangi niyetle giderdiğinin bir önemi yoktu. Failin haberi veya rızası olmadan bir üçüncü kişinin (ailesi, arkadaşı vb.) zararı gidermesi halinde dahi, objektif şart gerçekleştiği için sanık bu indirimden yararlanıyordu. 'Pişmanlık' gibi sübjektif bir unsur aranmıyordu. **Yeni TCK (m. 168) Dönemi:** Yeni kanun, 'bizzat pişmanlık göstererek' ifadesiyle sübjektif unsuru ön plana çıkardı. Bu değişiklik, Yargıtay içtihatlarını şu yönde değiştirdi: - Kural olarak, zararın failin rızası hilafına veya ondan tamamen habersiz giderilmesi, artık etkin pişmanlık için yeterli sayılmamaktadır. Çünkü bu durumda failin bir 'pişmanlık' iradesinden söz edilemez. - Ancak Yargıtay, bu kuralı katı bir şekilde uygulamamaktadır. Eğer failin, üçüncü kişinin bu eylemine 'karşı duruş sergilemediği', buna zımnen 'rıza gösterdiği' veya cezaevinde olması gibi nedenlerle bizzat giderme imkanı olmadığı anlaşılıyorsa, yine de etkin pişmanlığın uygulanabileceğini kabul etmektedir (örn. YCGK 2019/135 K.). Bu, yeni kanunun 'pişmanlık' vurgusunu korurken, hakkaniyete aykırı sonuçları önlemeye yönelik bir yorumdur. Sonuç olarak, eski dönemde salt objektif iade yeterliyken, yeni dönemde iadenin failin 'pişmanlık iradesiyle' bir bağlantısının kurulması zorunlu hale gelmiştir.