5237 sayılı TCK'nın 90. maddesi, insan üzerinde deney suçunu düzenlerken, deneyin hukuka uygun sayılabilmesi için 'deneyle varılmak istenen amacın, bunun kişiye yüklediği külfete ve kişinin sağlığı üzerindeki tehlikeye göre daha ağır basması' gerektiğini belirtmektedir. Bu ilke, tıp etiğindeki hangi temel prensibe karşılık gelir ve nasıl yorumlanmalıdır?
Bu ilke, tıp etiğindeki ve Biyotıp Sözleşmesi'ndeki 'risk-yarar analizi' veya 'orantılılık' ilkesine doğrudan karşılık gelir. Bu ilke, bir klinik araştırmanın veya deneyin meşru sayılabilmesi için, deneyden beklenen potansiyel bilimsel ve toplumsal yararın, deneye katılan gönüllünün maruz kalacağı potansiyel risklerden, külfetlerden ve rahatsızlıklardan 'açıkça daha fazla' olması gerektiğini ifade eder. Yorumlanması şu şekilde yapılmalıdır: 1) Risklerin Tespiti: Gönüllünün karşılaşabileceği tüm fiziksel, psikolojik ve sosyal riskler öngörülmeli ve en aza indirilmelidir. 2) Yararların Tespiti: Deneyin hem gönüllüye (eğer varsa) hem de bilime ve topluma sağlayacağı potansiyel faydalar (yeni bir tedavinin bulunması, bir hastalığın anlaşılması vb.) somut olarak ortaya konulmalıdır. 3) Dengeleme: Bu iki unsur arasında yapılacak dengelemede, ibre açıkça yarar lehine olmalıdır. Eğer riskler yararlardan fazlaysa veya yararlar belirsizken riskler somut ise, o deney etik ve hukuki olarak kabul edilemez. Bu değerlendirme, öncelikle araştırmayı planlayanlar ve daha sonra da izni verecek olan etik kurul tarafından titizlikle yapılmalıdır. Bu, 'zarar vermeme' (primum non nocere) ve 'yararlılık' ilkelerinin bir sentezidir.