Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun E:2021/1027 sayılı kararında olduğu gibi, bir memurun görevden alınarak başka bir kadroya atanması işlemine karşı açtığı davada, 'idarenin takdir yetkisini kamu yararı ve hizmet gereklerine aykırı kullandığına dair hukuken geçerli herhangi bir bilgi belgenin de bulunmadığı' gerekçesiyle davanın reddedilmesi, ispat yükünün kime ait olduğu konusunda nasıl bir yaklaşım sergilemektedir?

Yargı Pusulası bilgi merkezi soru-cevap kaydı #169171

Bu tür bir gerekçe, idari yargıda ispat yükünün dağılımına ilişkin klasik ve idare lehine yorumlanan bir yaklaşımı sergilemektedir. Bu yaklaşıma göre: 1) İdarenin Takdir Yetkisi Karinesi: İdari işlemlerin, 'hukuka uygunluk karinesinden' yararlandığı kabul edilir. Yani, aksi ispat edilene kadar, idarenin yaptığı bir işlemin (özellikle takdir yetkisine dayalı işlemlerin) hukuka, kamu yararına ve hizmet gereklerine uygun olduğu varsayılır. 2) İspat Yükünün Davacıda Olması: Bu karinenin bir sonucu olarak, işlemin hukuka aykırı olduğunu, yani idarenin takdir yetkisini kamu yararı ve hizmet gerekleri dışında, keyfi, siyasi veya kişisel amaçlarla kullandığını ispatlama yükü, 'davacı' olan memura düşer. Davacının, bu iddiasını soyut beyanlarla değil, somut 'bilgi ve belgelerle' kanıtlaması beklenir. Karardaki '...hukuken geçerli herhangi bir bilgi belgenin de bulunmadığı' ifadesi, tam olarak bu ispat yükünün davacı tarafından yerine getirilemediğine işaret etmektedir. Bu yaklaşım, idarenin takdir yetkisine geniş bir alan tanır ve yargısal denetimi, ancak davacının sunacağı güçlü kanıtlar üzerine odaklar. Ancak, bu klasik yaklaşım, Danıştay'ın diğer bazı kararlarında (örneğin metindeki 2. Daire kararları) esnetilmektedir. Özellikle üst görevden alt göreve atama gibi durumlarda, Danıştay, idarenin 'gerekçe gösterme yükümlülüğü' olduğunu ve işlemin sebebini somut olarak ortaya koyması gerektiğini belirterek, ispat yükünü fiilen idareye kaydıran bir denetim yapabilmektedir. Bu, idarenin 'ben yaptım oldu' mantığıyla hareket etmesini engelleyen daha aktivist bir yargısal denetim anlayışıdır. Dolayısıyla, DİDDK'nın kararı daha geleneksel ve ispat yükünü davacıya bırakan bir yaklaşımı yansıtırken, diğer kararlar ispat yükünü idare ile paylaştıran veya idareye kaydıran bir eğilimi göstermektedir.