Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 2015/3417 E., 2019/525 K. sayılı kararında, davacı işçinin ücretinin düşürülmesine ilişkin yazılı rızasının varlığına rağmen, ilk derece mahkemesi bu rızayı "hayatın olağan akışına uygun olmadığı" gerekçesiyle neden geçersiz saymıştır ve Hukuk Genel Kurulu bu yaklaşımı neden bozmuştur? Bu durum, irade beyanlarının yorumlanmasında hangi ilkenin öncelikli olduğunu göstermektedir?

Yargı Pusulası bilgi merkezi soru-cevap kaydı #166255

İlk derece mahkemesi, üst düzey yönetici olan bir işçinin kendi el yazısıyla ücretinin 2/3 oranında düşürülmesini talep etmesini hayatın olağan akışına aykırı bulmuş ve bu beyanın, diğer çalışanların ücret indirimine rıza göstermesini sağlamak amacıyla bir baskı unsuru olarak alındığını, dolayısıyla gerçeği yansıtmadığını kabul etmiştir. Ancak Hukuk Genel Kurulu, 4857 sayılı İş Kanunu'nun 22. maddesinin ikinci fıkrasına atıfta bulunarak tarafların karşılıklı uzlaşma ile çalışma koşullarını her zaman değiştirebileceğini vurgulamıştır. Kurul'a göre, davacının söz konusu belgeleri iradesi fesada uğratılarak (hata, hile, ikrah) imzaladığına dair somut bir delil sunulmamıştır. Bu nedenle, açık ve yazılı bir irade beyanı varken, 'hayatın olağan akışına aykırılık' gibi soyut bir gerekçeyle bu beyanın geçersiz sayılamayacağını belirtmiştir. Bu durum, hukukta 'sözleşme serbestisi' ve 'irade özerkliği' ilkelerinin, soyut yorumlardan daha öncelikli olduğunu ve açık bir irade beyanının ancak somut delillerle çürütülebileceğini göstermektedir. (Referans: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 2015/3417, K. 2019/525; 4857 sayılı İş Kanunu m. 22)