5275 sayılı İnfaz Kanunu m. 116, hasta hükümlülere ilişkin lehe hükümlerin (infazın ertelenmesi, konutta infaz vb.) 'tutuklular' hakkında da uygulanabileceğini belirtmektedir. Tutukluluk, bir ceza değil, bir 'koruma tedbiri'dir. Henüz suçu sabit olmamış ve masumiyet karinesinden yararlanan bir tutuklu hakkında, hükümlülere özgü bu infaz rejimlerinin kıyasen uygulanmasının hukuki mantığı ve sınırları nelerdir? Özellikle, 'sağlık hakkının üstünlüğü' ilkesi, tutukluluk tedbirinin amacıyla (kaçmayı ve delilleri karartmayı önleme) nasıl bir denge içinde yorumlanmalıdır?
Hükümlülere özgü infaz rejimlerinin, birer koruma tedbiri olan tutukluluk altındaki kişilere kıyasen uygulanmasının hukuki mantığı, temel insan haklarının evrenselliği ve bölünmezliği ilkesine dayanır. Özellikle 'yaşam hakkı' ve 'sağlık hakkı', bir kişinin hukuki statüsüne (hükümlü, tutuklu, şüpheli) bakılmaksızın devlet tarafından korunması gereken temel haklardır. Kanun koyucu, ceza infaz kurumu koşullarının bir kişinin yaşamı veya sağlığı için ciddi bir tehlike oluşturduğu durumlarda, bu temel hakları korumayı, tutukluluk tedbirinin amaçlarından daha üstün tutmuştur. Bu denge şu şekilde kurulur: - Sağlık Hakkının Üstünlüğü: Eğer bir tutuklunun cezaevinde kalması, yaşamı için kesin bir tehlike oluşturuyorsa veya ağır hastalığı nedeniyle hayatını tek başına idame ettiremiyorsa, devletin o kişiyi bu koşullarda tutmaya devam etmesi, Anayasa m. 17'deki 'yaşam hakkı' ve 'maddi ve manevi varlığını koruma hakkı' ile AİHS m. 2 (yaşam hakkı) ve m. 3'ün (işkence ve kötü muamele yasağı) ihlali anlamına gelir. Bu durumda, sağlık hakkı, tutukluluğun usuli amaçlarına göre öncelik kazanır. - Tutukluluk Amacının Alternatif Yollarla Sağlanması: Hükmün tutuklu hakkında uygulanmasının sınırı, tutukluluğun amacının başka tedbirlerle sağlanıp sağlanamayacağıdır. Örneğin, infazın geri bırakılması (tutuklamaya ara verilmesi) veya konutta infaz (ev hapsi) gibi bir adli kontrol tedbirine çevrilmesi, hem kişinin sağlık hakkını korur hem de kaçmasını veya delilleri karartmasını önlemeye yönelik alternatif bir güvence sağlar. Yani mahkeme, tutukluyu tamamen serbest bırakmak yerine, onu daha hafif ama yine de denetim altında tutan bir koruma tedbirine (adli kontrol) tabi tutarak, sağlık hakkı ile kamu güvenliği arasında bir denge kurar. CMK m. 109/4'te, ağır hastalığı olan şüpheliler için doğrudan adli kontrol kararı verilebileceğinin düzenlenmesi de bu denge arayışının bir sonucudur. Sonuç olarak, m. 116'daki atıf, masumiyet karinesi altındaki bir tutuklunun, suçu sabit olmuş bir hükümlüden daha az hukuki korumaya sahip olamayacağı temel prensibine dayanır ve sağlık hakkını, adil bir denge içinde, usuli tedbirlerin önüne koyar. (İlgili metin: hasta-hukumlulerin-ceza-infazi, İlgili Kanunlar: 5275 s. K. m. 16, m. 110, m. 116; CMK m. 109/4; Anayasa m. 17, AİHS m. 2, 3)