TCK m. 4'te yer alan 'Ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz' ilkesi ile CMK m. 160/2'de Cumhuriyet savcısına yüklenen 'şüphelinin lehine olan delilleri toplama' yükümlülüğü, karşılıksız yararlanma suçunda (TCK m. 163/3) etkin pişmanlık (TCK m. 168/5) hükümlerinin uygulanması bağlamında nasıl bir gerilim yaratmaktadır? Yargıtay 2. Ceza Dairesi'nin 2018/804 E. sayılı kararında bu gerilim nasıl çözümlenmiştir?

Yargı Pusulası bilgi merkezi soru-cevap kaydı #149892

TCK m. 4'teki 'ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz' (ignorantia juris non excusat) ilkesi, kişilerin kanunları bilme yükümlülüğü altında olduğunu ve bilmemeyi bir savunma olarak ileri süremeyeceğini ifade eder. Bu ilkeye göre, karşılıksız yararlanma suçunu işleyen bir şüphelinin, TCK m. 168/5'te düzenlenen ve soruşturma aşamasında zararı gidermesi halinde hakkında kamu davası açılmamasını sağlayan etkin pişmanlık hükmünü bilmesi ve bundan kendiliğinden yararlanması beklenir. Bu dar yoruma göre, savcının şüpheliye bu hakkını hatırlatma gibi bir görevi yoktur; savcının görevi sadece zararın giderilip giderilmediğini araştırmaktır. Öte yandan, CMK m. 160/2, Cumhuriyet savcısının sadece şüphelinin aleyhine değil, 'lehine olan delilleri de toplayıp muhafaza altına almakla' yükümlü olduğunu belirtir. Bu hüküm, savcının soruşturma sürecinde objektif davranması ve şüphelinin haklarını koruması gerektiğini ifade eder. Etkin pişmanlık, maddi bir delil olmasa da, şüphelinin hukuki durumunu doğrudan etkileyen ve lehe sonuç doğuran bir kurumdur. Bu geniş yoruma göre, CMK m. 160/2'nin ruhu, savcının şüpheliyi bu lehe müessese hakkında bilgilendirmesini gerektirir. Aksi halde, hukuki bilgiye sahip olmayan bir şüphelinin bu haktan fiilen yararlanması imkansız hale gelebilir. Bu iki ilke arasındaki gerilim, Yargıtay 2. Ceza Dairesi'nin 2018/804 E., 2018/1988 K. sayılı kararında CMK m. 160/2 lehine çözümlenmiştir. Daire, kanun yararına bozma talebindeki 'savcının hatırlatma yükümlülüğü yoktur' görüşünü reddetmiştir. Karara göre, TCK m. 168/5, şüpheli hakkında kamu davası açılmamasını sağlayan bir 'dava şartı' niteliğindedir. CMK m. 174'e göre, bu tür dava şartları yerine getirilmeden dava açılması iddianamenin iadesi sebebidir. Bu bağlamda, savcının görevi sadece pasif bir şekilde zararın ödenip ödenmediğini beklemek değil, aktif bir şekilde bu lehe hükümden şüphelinin yararlanabilmesi için gerekli zemini hazırlamaktır. Bu nedenle Yargıtay, savcılığın öncelikle cezasız ve vergisiz gerçek zarar miktarını tespit ettirmesi, ardından bu miktarı şüpheliye usulünce bildirerek ödemesi için makul bir süre tanıması ve ödemesi halinde dava açılmayacağını hatırlatması gerektiğini belirtmiştir. Bu işlemleri yapmadan açılan davada düzenlenen iddianamenin iadesi kararını hukuka uygun bulmuştur. Böylece Yargıtay, TCK m. 4'ün katı yorumu yerine, adil yargılanma ve şüphelinin haklarının korunması ilkesini ön plana çıkarmıştır. (Kaynak: barandogan.av.tr/blog/mevzuat/tck-madde-4-kanunun-baglayiciligi.html)