Yargıtay 6. Ceza Dairesi'nin 2016/4229 K. sayılı kararında, mağdurun aşamalarda değişen ve birbiriyle çelişen beyanları karşısında, mahkemenin sadece bu beyanlara dayanarak mahkumiyet hükmü kuramamasının, 'şüpheden sanık yararlanır' ilkesi ve 'delillerin bir bütün olarak değerlendirilmesi' gerekliliği açısından önemini tartışınız. Mahkemenin, bu tür bir durumda hangi ek araştırmaları yaparak şüpheyi yenmesi gerektiğini, karardaki somut örnekler (iletişim kayıtları, tanık beyanı) üzerinden açıklayınız.
Ceza yargılamasında mahkumiyet, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delillere dayanmalıdır. Mağdurun beyanı önemli bir delil olmakla birlikte, özellikle aşamalarda tutarlılık göstermeyen, kendi içinde veya diğer delillerle çelişen bir mağdur beyanına dayanılarak tek başına mahkumiyet hükmü kurulamaz. Bu durum, 'şüpheden sanık yararlanır' (in dubio pro reo) ilkesinin ihlali olur. Yargıtay 6. CD'nin kararında da bu ilkeye vurgu yapılmıştır. Mağdur, önce telefonunun zorla alındığını söylemiş, sonra mahkemede bunu inkar etmiştir. Bu çelişki, ciddi bir şüphe yaratır. Mahkemenin görevi, bu şüpheyi, delilleri bir bütün olarak değerlendirerek ve ek araştırmalar yaparak gidermektir. Kararda da belirtildiği gibi, mahkemenin yapması gerekenler şunlardır: **1) Savunmayı Araştırmak:** Sanığın, telefonu bir arkadaşına bıraktığı yönündeki savunmasını teyit etmek için o tanığın dinlenmesi. **2) Objektif Delil Toplamak:** Suça konu telefonun iletişim kayıtlarının (HTS raporları) getirtilerek, olaydan sonra sanık tarafından bir kullanım olup olmadığının, yani sanığın telefonu sahiplenme kastıyla hareket edip etmediğinin objektif olarak saptanması. Bu tür ek araştırmalar yapılmadan, sadece çelişkili mağdur beyanına göre karar vermek, eksik soruşturma/kovuşturma anlamına gelir ve bozma nedenidir (barandogan.av.tr/blog/mevzuat/tck-madde-160-kaybolmus-veya-hata-sonucu-ele-gecmis-esya-uzerinde-tasarruf-sucu.html).