Türkiye'nin taraf olduğu ve metinde atıf yapılan uluslararası sözleşmeler (örn: Beyaz Kadın Ticaretinin Men'ine Dair Sözleşme), fuhuş suçuyla mücadelede hangi temel ilkeyi benimsemiştir? Suç mağdurunun rızasının bu ilke karşısındaki durumu nedir?
Metinde atıf yapılan uluslararası sözleşmeler, fuhuş suçuyla mücadelede, bu fiilin 'insan kişiliğinin haysiyet ve değeriyle bağdaşmayan' bir sömürü eylemi olduğu temel ilkesini benimsemiştir. Bu sözleşmeler, fuhuşu sadece bir ahlak sorunu olarak değil, aynı zamanda bir insan hakları ihlali ve bir insan ticareti biçimi olarak görmektedir. Bu ilkenin bir sonucu olarak, suç mağdurunun rızası hukuken geçersiz kabul edilmektedir. Metinde alıntılanan 1910 tarihli Paris Sözleşmesi'nde bu durum, '...fuhuş maksadıyla, hatta suç kurbanının rızası ile olsa bile, bir kadın ya da küçük bir kızın fuhuş için hizmetlerini taahhüt eden... kimseler... cezalandırılırlar.' şeklinde açıkça ifade edilmiştir. Bu yaklaşım, fuhşa sürüklenen kişinin içinde bulunduğu çaresizlik, bağımlılık veya aldatılma durumları nedeniyle özgür iradesiyle rıza gösteremeyeceği varsayımına dayanır. Dolayısıyla, uluslararası hukukta ve TCK'daki düzenlemelerde, mağdurun rızası, fuhşa teşvik veya aracılık eden failin cezai sorumluluğunu ortadan kaldıran bir neden olarak kabul edilmez.